Yine sabah oldu,
bunu anladım.
Çünkü odadaki eşyalar
karanlıkta daha dürüst duruyordu.
Masa, masa gibi değildi artık.
Gömlek, kumaştan çok
yarım bırakılmış bir cümleye benziyordu.
Düğme ise
küçük, beyaz, inatçı bir susma işaretiydi.
Bir süre kalkmadım.
İnsan bazen yatağından değil,
kendi tekrarından yorulur.
Üç gün
bir ömür kadar uzun değildir
ama bazı boşluklar
sayıyla değil,
geri dönüşü olmayan şeylerle ölçülür.
Pencereye gittim.
Camda yüzüm yoktu.
Yalnızca silik bir duruş.
Sanki biri
beni değil de
benden sonra kalacak gölgeyi çizmişti.
Sokak sessizdi.
Sessizlik burada
huzur değil,
ertelemeydi.
Bir şey olacak gibi değil,
zaten olmuş da
sesini toplamış gibi.
Düğmeyi cebime koydum.
Bu kez onu taşımak istemedim,
ona eşlik etmek istedim.
Arada fark vardır.
Biri sahipliktir,
öteki tanıklık.
Aşağı indim.
Merdivenler dünkünden daha sertti.
Ev, insanı bazen bırakmaz;
yalnızca dışarı salar.
Köşede çocuk yoktu.
Meydanın başında da.
Kırmızıya dair hiçbir şey görünmüyordu.
Sanki renk,
bu semtten taşınmıştı.
Belediye binasına doğru yürüdüm
ama vardığımda
orada bina yoktu.
Yıkılmış değildi.
Kaldırılmış da sayılmazdı.
Sadece
daha önce var olduğuna inanmanın
artık gerekli olmadığı türden bir yokluk vardı.
Meydan genişlemişti.
Taşlar birbirine yaklaşmıştı.
İnsanların yüzünde
bir şey eksilmemişti.
Bu, en kötü ihtimaldi.
Bir süre
dün masanın durduğu yeri
tahmin etmeye çalıştım.
Ayak ucumla zemini yokladım.
Hiçbir yer
ötekinden daha devlet değildi.
Karşıdaki kuru ağaç duruyordu.
Ağaçkakan yine oradaydı.
Bu kez vurmuyordu.
Yalnızca gövdeye tutunmuştu.
Sanki üç gündür açmaya çalıştığı şeyin
ağaçta değil,
içeride korunan şeyde saklı olduğunu
nihayet anlamıştı.
Ben de sustum.
İnsan bazı şeyleri
ancak uzun süre yanlış yere bakınca kavrıyor.
Kapıyı arıyorsun,
oysa mesele duvar.
Eksiği arıyorsun,
oysa mesele onun bıraktığı biçim.
Üçüncü katı arıyorsun,
oysa bina baştan beri
yukarı doğru değil,
içe doğru kurulmuş.
Cebimdeki düğmeye dokundum.
Soğuktu.
Hiçbir nesne
bu kadar küçük olup
bu kadar hüküm verici olmamalıydı.
Meydandaki banklardan birine oturdum.
Kimse yanıma gelmedi.
Bu iyi oldu.
Kalabalık bazen
insanın düşüncesini değil,
yalnızca kenarlarını bozar.
Bir kadın geçti önümden.
Elinde file vardı.
Filenin içindeki ekmek
yuvarlak bir yoksunluk gibi sallanıyordu.
Bir adam durdu,
saatine baktı,
sonra saati yokmuş gibi yürüdü.
Uzaktan bir kapı kapandı.
Kapının nereye ait olduğunu
kimse merak etmedi.
Öğlene doğru
rüzgAr çıktı.
Hafifti.
Ama hafif şeylerin
yerinden oynattığı çok şey vardır.
O an
çocuğu gördüm.
Meydanın öbür ucunda.
Elinde ne ip vardı
ne balon.
Yalnızca iki eli.
İki boş el.
Bazı kayıplar
nihayet görünmez olmaktan çıkınca
taşınması kolaylaşır.
Bana bakmadı.
Ben de çağırmadım.
Aynı şeyi anlamış gibiydik:
adı olan şeyler geri dönebilir;
adı yalnızca eksiklik olan şeyler dönmez.
Ayağa kalktım.
Cebimden düğmeyi çıkardım.
Avucumda çevirdim.
Güneşsiz günde bile
beyazlığı fazla belirgindi.
Bazı parçalar
ait oldukları yerden koptuktan sonra
daha görünür oluyor.
Karşıdaki kuru ağaca yürüdüm.
Ağaçkakan kıpırdamadı.
Gövdenin dibinde
ince bir yarık vardı.
Ne kadar zamandır oradaydı bilmiyorum.
Belki hep vardı.
Belki bazı çizikler
ancak elinde yeterince sessiz bir şey varken fark ediliyor.
Düğmeyi o yarığa bıraktım.
Tam oturmadı.
Düştü sanmadım.
Kayboldu da denemezdi.
Yalnızca
gözün takip edemeyeceği kadar
kendine uygun bir karanlığa yerleşti.
Ağaçkakan o zaman
bir kez vurdu.
Tek bir kez.
Ne haber verir gibi
ne veda eder gibi.
Yalnızca
devam.
Ben de başımı kaldırdım.
Gökte hiçbir şey yoktu.
Bu ilk kez korkutucu gelmedi.
Eve döndüm.
Merdivenler aynıydı.
Kapı aynıydı.
Oda da.
Ama gömlek
sandalyede artık daha az kederli duruyordu
ya da ben
ona daha az açıklama yüklüyordum.
Boş düğme yeri
yerindeydi.
Elbette yerindeydi.
Eksik olan şey,
gitse bile biçimini bırakır.
Gömleği kaldırıp dolaba asmadım.
Sandalyede bıraktım.
Bazı şeyler tamir edilmediğinde
daha doğru durur.
Pencereyi açtım.
Bu kez biraz hava girdi.
Az.
Karar değiştirmiş biri gibi değil,
fikrini tamamen açıklamak istemeyen biri gibi.
Akşam inerken
uzaktan yine o tok ses geldi.
Ağaçkakan
ya da başka bir şey.
Artık ayırmam gerekmiyordu.
Lambayı yaktım bu kez.
Işık odayı güzelleştirmedi.
Sadece
eşyaların birbirine yalan söylemesini azalttı.
Masada hiçbir şey yoktu.
Bu iyi oldu.
Uzun süre oturdum.
Hiçbir şeyi yerine koymadım.
Hiçbir şeyi geri çağırmadım.
İnsan bazı günlerin sonunda
iyileşmez.
Yalnızca
kayıpla arasındaki mesafeyi
yaşanabilir hale getirir.
Gece geldi.
Sessiz.
Düzgün.
Kararlı.
Ve ben ilk kez
eksik olanı değil,
eksikle yaşayan şeyi düşündüm.
Sonra perdeyi çektim.
Oda kapandı.
Gün kapandı.
Üçüncü kat kapandı.
Hikaye de.
Ama içeride,
tam göğsün sol yanında değil,
biraz daha geride,
adı konmamış küçük bir yerde
ince, beyaz, yuvarlak bir boşluk
yerini nihayet öğrenmiş gibi
sessizce durdu.
