Close
Yerine – II

Yerine – II

Ertesi gün
ışık daha erken geldi.

Erken gelen şeylerin
iyi niyetli olduğuna hiç inanmadım.

Masa yerindeydi.
Düğme de.
Gece boyunca büyümemişti,
ama küçülmemiş olması bile
bir tür ısrardı.

Gömlek
sandalyenin sırtında
boynunu bükmüş bir tanık gibi duruyordu.
Eksik yer,
gözden çok ele çarpıyordu.
Dokunmadım.

Pencereyi açtım.
Dün içeri girmeyen hava
bugün de fikrini değiştirmemişti.
Sokak,
aynı yüzün başka bir suskunluğu gibiydi.

Aşağıdan
metal bir şey sürüklendi.
Sonra sustu.
Şehir bazen
kendi kemiklerini taşır gibi ses çıkarıyor.

Çayı koymadım.
Su kaynatmadım.
Kimi sabahlar
insan sıcak bir şey içerse
kendine fazla yaklaşacakmış gibi geliyor.

Dışarı çıktım.
Merdivenler
bu kez daha kısa değildi,
ben daha uzundum belki.
Bazen insanın yorgunluğu geçmez;
yalnızca şekil değiştirir.

Köşede çocuk yoktu.
İp de yoktu.
Kırmızının bıraktığı yer,
havada görünmez bir çizik gibi kalmıştı.

Meydana inmeden önce
aynı kuru ağacın önünde durdum.
Ağaçkakan oradaydı.
Bugün daha yavaş vuruyordu.
Ya da ben
sesin arasındaki boşlukları
daha dikkatli dinliyordum.

Bir süre
ağacın içinde korunmuş bir şey olduğunu düşündüm.
Sonra bundan vazgeçtim.
Her şeyin içinde sır aramak,
insanın kendi içini fazla ciddiye almasıdır.

Meydana vardığımda
taşlar dünkünden daha solgundu.
Bina aynıydı.
Ama bazı yapılar
bir kez içeri girdikten sonra
taş değil, niyet gibi görünmeye başlıyor.

Kapıda kimse yoktu.

Boş kuyruklar
dolu kuyruklardan daha ürkütücüdür.
Bekleyiş orada değildir
ama izi yerde kalır.

İçeri girdim.
Masa duruyordu.
Kadın yoktu.
Sandalyede
oturulmuş bir çukur kalmıştı yalnızca.
İnsan bazen birini değil,
bir ağırlığın çekildiğini fark eder.

Masanın üstünde
ince sarı bir kâğıt vardı.
Üzerinde yazı yoktu.
Ya da yazı,
gösterilmek istemeyecek kadar devlete benziyordu.

Kağıdı elime almadım.
Bir şeyin resmi görünüşü
ona dokunmadan da insana geçebilir.

Koridora yöneldim.
Dün kapısız olan sol taraf
bugün biraz daha kapısızdı.
Sağ tarafsa
sanki bir kapıyı yeni kaybetmiş gibiydi.

Yukarı çıktım.
İkinci kat
dünkü gibi ikiye ayrılıyordu,
ama bu kez
hangi tarafın dünkü olduğunu seçemedim.

Pencere açıktı yine.
Karşıdaki ağaç yerindeydi.
Ağaçkakan yoktu.
Yokluk,
aynı yere ikinci kez bakınca
daha maddi oluyor.

Aşağıda
bir kadın elindeki poşeti düzeltti.
Bir adam hiçbir yere gitmeyen bir aceleyle yürüdü.
Bir kâğıt yine havalandı.
Bu şehirde kâğıtlar
insanlardan daha kararlı.

Avucumu açtım.
Düğmeyi getirmediğimi o an fark ettim.
İnsan bazen
yanında taşımadığı şey tarafından
daha ağır hissediliyor.

Koridorun sonunda
ince bir kapı vardı şimdi.
Dün yoktu.
Belki vardı da
ben dünü fazla açık okudum.

Kapıyı ittim.

İçeride küçük bir oda.
Masa yok.
Sandalye yok.
Yalnızca duvara yaslanmış uzun bir ayna
ve aynanın karşısında
boş bırakılmış bir yer.

Yaklaşmadım önce.
Aynalarla aram iyidir denemez.
İnsan kendi yüzünü değil,
yüzünün üstüne çöken yılları görüyor bazen.

Yine de baktım.

Orada ben vardım.
Ama biraz eksik.
Sanki birisi beni silmemiş de
tamamlamayı unutmuştu.
Omuzlarım yerindeydi.
Başım da.
Yalnızca göğsümün sol yanında
küçük, beyaz bir boşluk vardı.

Düğmenin yeri.

Gülmedim.
Şaşırmadım da.
Şeyler ilk kez olduğunda değil,
nihayet biçim kazandığında rahatsız eder.

Aynanın altına
kurşun kalemle tek bir cümle yazılmıştı:

“Eksik olan,
kayıp olandan daha sadıktır.”

Yazı yeni değildi.
Belki bana ait değildi.
Belki bütün binalar
geç vakitlerde
insanlara ait olmayan cümleler üretir.

Odadaki hava
beklemekten yorulmuş gibiydi.
Daha fazla kalmadım.

Aşağı indim.
Masanın arkasında bu kez bir adam vardı.
Kadının yerine geçmemişti;
yalnızca oraya oturmuştu.
Nice makamlar
kişiden bağımsız büyür.

Bana bakmadan
“Bulabildiniz mi?” dedi.

Ne sorduğunu anladım.
Cevabı da.

“Hayır,” dedim.
“Yerini gördüm.”

Adam başını salladı.
Sanki bu,
gün içinde aldığı en olağan yanıttı.

“Bu da yeter,” dedi.

Sonra bir damga bastı.
Ortada kâğıt yoktu.

Ses yine de çıktı.
Kuru, kırmızı, kesin.

Bir şeyin resmiyete kavuşması için
var olması gerekmiyor bazen.
Yalnızca yeterince tekrarlanması gerekiyor.

Dışarı çıktım.

Öğle olmamıştı daha
ama gün çoktan yaşlanmıştı.
Meydanın kenarında
çocuk yine vardı.

Bu kez balon görünüyordu.
Aşağıdaydı.
Sönük, buruşuk,
rengine kırgın.

Çocuk ipin ucunu değil,
balonun kendisini tutuyordu.
Sanki yükselmekten vazgeçmiş bir şey
nihayet taşınabilir hale gelmişti.

Yanından geçerken
bana baktı.

“Bugün üçüncü kat açıldı mı?” dedi.

Sesinde merak yoktu.
Yalnızca alışkanlık.

“Hayır,” dedim.
“Gerek kalmamış.”

Başıyla onayladı.
Çocuklar bazen
en yaşlı kabulleri
en kısa boylarıyla taşır.

Eve döndüm.
Masa yerindeydi.
Düğme de.

Onu bıraktığım yerde bulmak
garip biçimde incitici oldu.
Sanki bütün gün
benim yerime evde kalmıştı.

Gömleği elime aldım.
Düğmeyi deliğine yaklaştırdım.
Geçiremedim.

İplik yoktu.

Uzun süre öyle bekledim.
Bir şeyin yerine dönmesi için
yalnızca kendisinin yetmediğini
bazen geç öğreniyor insan.

Akşam inerken
ağaçkakanın sesi uzaktan geldi.
Bu kez daha tok,
daha derinden.
Sanki ağaç değil de
evlerin içindeki sönmeyen yer yoklanıyordu.

Lambayı yine yakmadım.
Karanlık,
eksik parçaları tamamlamaz
ama onların çevresini dürüstleştirir.

Masada düğme.
Sandalyede gömlek.
Pencerede akşam.
İçimde
adı konmamış küçük beyaz bir yer.

İkinci günün sonuna doğru
şunu düşündüm:

Bazı kayıplar bulunmak için değil,
biçim vermek için olur.
İnsan bazen eksiğini geri alamaz.
Yalnızca
o eksiğin çevresinde
yeni bir duruş öğrenir.

Sonra oturdum.

Hiçbir şeyi dikmedim.
Hiçbir şeyi tamamlamadım.

Gece,
boş düğme deliğinden geçen siyah bir iplik gibi
yavaşça odadan geçti.

Close