Dün gece Phil Tippett’ın otuz yıl boyunca iğneyle kuyu kazar gibi Hollywood’un parlak dijital çöplüğüne inat tek başına büyüttüğü kirli başyapıtı Mad God’ı bir kez daha izledim. Küresel gişesi hepi topu 329 bin dolarcık olan, sinema salonlarına sokulmayan o distopik kabus bu çağın suratına tükürülmüş kanlı bir balgam gibiydi. Endüstrinin evcilleştiremediği vahşi barınaktan çıktığımda, her köşesi sterilize edilmiş sanat dünyasına ve kitlelerin leşçil beğenisine karşı içimdeki nefret katmerlendi. Otuz yıl boyunca sisteme eyvallah demeden, tek bir karesinde bile kitleleri memnun etme kaygısı gütmeden yaratılan o zırdelilik, bana bu çağda dik durmanın haysiyet bedelini tekrar hatırlattı.
Uyuşuk ve devcileyin sürünün kutsadığı ana akım dedikleri şey, aslında her sabah aynı ruhsuz bulamacı kaşıklayan, çiğnemeden yutan milyonların kolektif vizyon sakatlığıdır. Popüler kültür -ve hatta tartışmaları- herkesi aynı anda memnun edebilmek için her köşesi törpülenmiş, karakteri elinden alınmış, kokusu giderilmiş bir endüstriyel atık değil de nedir… Tıklama rekorları kıran o aptal diziler, milyarlık gişe filmleri ya da listeleri işgal eden ve hiçbir şey duyurmayan şarkılar; hepsi aynı korkak mühendisliğin, aynı risksiz ticaret formülünün çarpık ürünü olarak her gün önümüze çıkar. Kitleler önlerine konan çiğnenmiş posaları iştahla yalayıp yutarken ve adına sanat yahut başarı derken, dizgenin tek bir derdi var; insanların beynini yormayacak, onları güvenli, uykulu ve uysal tutacak ne varsa piyasaya boca etmek.
Dolayısıyla yıllanmış inadın ürünü olan işlerin haklı azınlıkta kalışı, bu genel çürümenin içindeki yegane tesellidir.
Bir işin niş kalması onun rafine bir zevk turnusolu olmasından, sürüye boyun eğmeyi reddetmesinden gelir. Çaba ister niş olanı yapmak da, tüketmek de; ön bilgi ister, sarsılmayı ve konfor alanından sökülüp atılmayı göze almayı gerektirir; mıçarcasına saçılmaz. Sürü kafasını çalıştırmak zorunda kalacağı, onu kendi içsel pisliğiyle yüzleştirecek her şeyden arkasına bakmadan kaçar zira onların kavgası fikre, derinliğe ya da gerçek bir estetiğe temas etmekten ziyade, eve döndükten sonra beyin ölümünü gerçekleştirecek, günün leşliğini unutturacak bir emzik bulmaktır. Kendini bu emziği üretmeye adayan her sanatçı ya da üretici de günün sonunda o leşliğin bir parçasına dönüşür. Sanatçı, kitlelerin ‘afyon tedarikçisi’ haline geldiğinde unvanını kaybetmiş bir saray soytarısından farksız konuma düşer.
Eğer bugün yaptığın iş milyonlar tarafından aynı anda alkışlanıyor, her köşe başında hunharca tüketiliyorsa, bir yerde mutlaka ruhunu satmış, düzene ve o kitlelerin kutsal vasatlığına diz çökmüşsün demektir – kaçınılmaz. Herkesin anladığı şey, herkesin seviyesine indirilmiş demektir. Kazandığın o astronomik bütçeler aslında sanatsal ödlekliğinin diyetidir. Milyonların seni aynı anda onaylaması genellikle başarından çok törpülenmişliğinin belgesidir; sivriliğin alınmış, riskten arınmış, içindeki saman alevi kalabalığın rahatça ısınacağı ılık bir lambaya çevrilmiştir.
İşte ana akım böyledir; içerideki tüm ateşi söndüren bir yalıtım malzemesidir.
Kenarda kalmak bu kirli, gürültülü ve ucuz panayırın ortasında çiğ, yabani ve köşeli kalabilmektir; bilenmiş tırnaklarını ana akımın pürüzsüz, sahte etine geçirebilmektir hatta. çamurun ve pasın ortasında kendi hakikatini inşa etmektir.
Varsın milyonlar seni duymasın, varsın algoritma seni en konteynırın en dibine gömsün; velev ki ‘ulema’ ana akım eleştirmenleri senin için fazla kapalı veya anlaşılmaz diye zırıltılı algılarını peydah etsin. Onların sığ sularında boğulmaktansa, kendi azınlığını oluşturabilenin derin, karanlık ve tekinsiz okyanusunda kaybolmak evladır.
Kendi kabuğuna çekilmiş, ne istediğini bilen üç beş kişinin tutkusu ve adanmışlığı, ana akımın plastik, geçici ve kaypak kalabalığından çok daha gerçektir. Niş, endüstrinin ehlileştiremediği son sığınaktır; orayı da kitlelerin salyasına teslim etmeye hiç niyetimiz yok.
Az satsın; temiz kalsın. İki salonluk gösterimlerin yalnızlığında, tarihe çakılmış ve yıllanmış bir çivi olarak dursun.
