Close
Gül Kurusu Dada

Gül Kurusu Dada

Kafenin adı vardı, elbette.
Ama adı, kapının üstünde durmaktan yorulmuştu.
Harfleri güneş yemiş, yağmurdan çekmiş, müşterinin bakışına fazla alışmış.
O yüzden kimse adıyla çağırmazdı orayı.
Mefruşatın karşısında duran kafe,” derlerdi.
Yetiyordu.

Gül kurusu bir renk vardı içeride.
Duvara sürülmüş gibi değil de
bir zamanlar yaşanmış şeyin buharı kalmış gibi.
Cama değmiş, sandalyenin kenarında oyalanmış;
masaların üstünde ince bir düşünce bırakmış.
Ne pembe tam, ne kahverengi.
İnsanın üstüne gelmeyen; ama odadan da çıkmayan bir renk.

Antika eşyaların bir cam önünde beklerdi.
Satılmak için mi, tanıklık etmek için mi, bilinmez.
Bakır bir kahve değirmeni vardı mesela; dönmüyordu ama dönmüş sayıyordu kendini.
Kırık bir metronom dururdu yanında; zamanı ölçmeyi çoktan bırakmış, insanları tartmaya başlamıştı.
Bir de porselen bir kuş.
Kanadı yoktu.
Buna rağmen kendinden emindi.

Tezgahın arkasındaki kadın sabahları ilk önce sandalyeleri dışarı koyardı.
Sandalye dediğin, insanın topluma verdiği en kısa cevaptır.
Buyur, otur.
Fazla konuşmadan.

İlk müşteri yine erkenden geldi.
Menüye baktı.
Menü, yıllardır aynıydı.
Adam da.
Aralarında, kimsenin üzerine alınmadığı küçük bir sadakat vardı.

Çayınız var mı?” dedi.
Dünkü kadar değil,” dedi tezgahtaki kadın.
Adam anladı.
Espresso?”
Espresso kendini daha iyi ifade ediyor.

Adam başıyla onayladı.
Kahvenin psikolojik gelişimine destek vermek istedi belli ki.

Kapı, öğleye doğru daha neşeli açıldı.
İçeri yavru köpekli bir kadın girdi.
Kadının paltosu gül kurusuydu; mekanla akrabalığı varmış gibi.
Köpek kucağında durmuyordu, taşınmıyordu aslında; dünyayı kendi adına inceletiyordu.
Bir şeylerin sahibi değil, denetmeni sanki.
Burnu küçük, yetkisi geniş.

Girebilir miyiz?” dedi kadın.
Köpek o sırada çoktan girmişti.
Kapının eşiğini geçmiş, zemini koklamış, kafenin ahlaki durumuna dair ilk raporunu hazırlamıştı bile.

Bence karar verilmiş,” dedi tezgahtaki kadın.
Gülümsedi.

Köpek bakır kahve değirmenine yürüdü.
Kokladı.
Bir şey bulamadı.
Değirmen, çalışmayan her antika gibi, kendini daha derin sandı.

Kadın kahve istedi.
Yanına kurabiye.
Köpek için değil” dedi hemen.
Henüz kimse sormamıştı.
Ama şehir insanı, sorulmamış soruların da cevabını yanında taşır.
Çantalar ağır olur.

Köpek masanın altına yerleşti.
Önce sandalyelerin ayaklarını kokladı.
Sonra müşterileri.
İyi insanları ayırt ediyor gibiydi.
Öyle büyük, ahlaki bir törenle değil.
Daha basit.
Kimden kırıntı düşer, kim ayağını çekmez, kim sevilmekten korkmaz; onun hesabı.

Tam o sırada Fransız bir öğrenci müşteri geldi.
Türkçeyi büyük bir cesaretle, küçük kazalarla konuşuyordu.

Cümleleri bazen kapıdan önce giriyor, öznesi arkadan yetişiyordu.
Bu yüzden seviliyordu.
Dili kırmıyor, dili yürümeye çıkarıyordu.

Bugün Türk kahvesi içmek istiyorum,” dedi.
Sonra düşündü.
Ama telve, mümkünse, az karakterli olsun.

Kafede ince bir sessizlik oldu.
Kırık metronom o an çalışsa utanırdı.
Telve öyle biri değil,” dedi tezgahtaki kadın.
Gelince oturur.

Öğrenci bunu not etti.
Defterine büyük harflerle yazdı: “TELVE OTURUR

Altına Fransızca bir açıklama ekledi.
Yanlış oldu muhtemelen.
Ama doğru her zaman yanlış kadar güzel olmuyor.

Yavru köpek, öğrencinin çantasına yanaştı.
Burnunu fermuara dayadı.
Bir ülkenin bütün sınır güvenliği böyle yumuşak olsa, dünya daha az konuşur belki.

Sandviç var,” dedi öğrenci.
Benim değil aslında. Ders arası için gelecekteki bana aldım.

Kadın köpeği hemen aldı.
Özür diledi.
Yok,” dedi öğrenci.
Gelecekteki ben zaten çok anlayışlı biri.

Kafenin içinde gülme dolaştı.
Yüksek değil.
Bir fincan kadar.
İnsanın gününü düzeltmeye yeter, dikkat çekmeye yetmez.

Antikacı sonra kapıdan göründü.
Her gelişinde elinde işe yaramaz bir şey olurdu.
Bu kez eski bir posta terazisi getirmişti.
Mektupların ağırlığını ölçen türden.
Aşkı tartmış, faturaya yenilmiş bir alet.

Bunu sizde bırakayım,” dedi.
Dekor olur.
Satamadın.
Dekor, dedim.

Terazi camın önüne kondu.
Porselen kuşun yanına.
Köpek yaklaştı, baktı, burnunu çekti.
Sonra bir kere hapşırdı.

Yaşlı müşteri arka masadan başını kaldırdı.
Doğru söylüyor,” dedi.
Posta terazisi uğursuzdur. İnsan beklediği mektubu alamayınca icat edilmiş gibi duruyor.”
Antikacı alınmadı.
Eski eşya satanların kalbi, çizik kabul eder.
Yeni eşya satanlar daha nazik kırılır.

Fransız öğrenci defterini açtı, yeni kelimeyi yazdı: UĞURSUZ” 

Bir süre düşündü.
Yanına ok çizmedi.
Çünkü uğursuzluk, hangi yöne gideceğini insanın önceden bilmediği bir şeydi.

Köpek su içmek istedi.
Daha doğrusu su kabına doğru yürüyüp varoluşunu orada yoğunlaştırdı.
Tezgahtaki kadın küçük bir kap çıkardı.
Kap, eskiden kurabiye kabıymış.
Şimdi terfi etmiş.
Köpeğin önüne konunca, kendini gümüş servis sanan mütevazı bir plastik oldu.

Kadın kahvesinden içti.
İçeriyi dinledi daha çok.
Menüye bağlılığını sürdüren adamı.
Telveyle kriz yaşayan öğrenciyi.
Posta terazisinin altında ezilmeyen antikacıyı.
Kırıntısını saklayan ama bakışı yumuşayan yaşlı müşteriyi.

Köpeği, su içerken patisini kabın içine sokmuş, hayata küçük bir taşkınlık eklerken.
Burada iyi insanlar var,” dedi yavru köpekli kadın.
Söylerken kendine de şaşırdı.
İyi insan cümlesi ağızdan kolay çıkmaz; çıkınca da odada biraz yer kaplar.

Tezgahtaki kadın kahve kaşığını bıraktı.
Var,” dedi.
Yalnız raflarda durmuyorlar. Gelince belli oluyor.
Sonra cümlenin fazla temiz kaldığını anladı.
Temiz cümle, bu kafede tek başına bırakılmazdı.

Hesap zamanı kaybolanları ayırıyorum tabii.
Menü adamı hemen başını kaldırdı.
Ben geçen gelişimde ödemiştim.”
Kimse ona bir şey dememişti.
Ama suçsuz insanın da iç muhasebesi vardır.
Kasa fişi gibi çıkar, buruşturup atamazsın.

Türk kahvesi geldi öğrencinin önüne.
Küçük fincanda ağır bir memleket.
Telve dibe çökmüş, üstte ince bir sabır bırakmış.
İlk yudumu aldı öğrenci.
Gözlerini kıstı.
Diliyle barış imzalamaya çalıştı.

Bu kahve,” dedi, “beni aile büyüğü yaptı.
Yaşlı müşteri onayladı.
İkinci fincanda miras konuşursun.
Öğrenci ciddiyetle başını salladı.
Yazdı bunu da.
Türkçeyi öğrenmiyordu yalnız; masaların altından geçen yan yolları topluyordu.

Köpek gidip onun ayakkabısının üstüne oturdu.
Bacak değil artık o.
Köpek tarafından kısa süreliğine kamulaştırılmış bir yer.
Öğrenci kıpırdamadı.
Kahvesini tek ayakla içti.
İyi insanların en anlaşılır hali bu:
Rahatsız olurlar, ama rahatsızlığı hemen başkasına devretmezler.

Yavru köpekli kadın kalkacağı sırada cüzdanını aradı.
Çantanın içi küçük bir kentsel dönüşüme girdi.
Peçeteler, bir veteriner kartı ve bozuk bir toka çıktı; kırıntıya bulanmış bir mendil çıktı.
Para yok.
Cüzdan yok.
Sakin kaldı kadın, fazla sakin.

O kadar sakin ki herkes paniği gördü.

Ben birazdan getirsem olur mu?” dedi.
Sesinin ucunda ince bir halat.
Kopmadı, ama görüldü.
Tezgahtaki kadın olur diyecekti.
Olurdu çünkü.
Bu kafe, borcu karakter testi gibi görmezdi.
Daha çok hava durumu.

Bugün sende yok, yarın getirirsin.
Yağmur gibi.
Kimi ıslanır, kimi şemsiye olur.

Ama Fransız öğrenci daha hızlı davrandı.

Ben ödeyebilirim,” dedi.
Sonra cümlesini düzeltti.
Ben ödemek istiyorum. Bugün müşterilik bende iyi çalıştı.

Kadın itiraz etti.
İtirazın da edebi vardı; kısa, mahcup, omzu düşük.
Öğrenci gülümsedi.
Köpek hala ayakkabısının üstünde oturuyordu.

Yaşlı müşteri çantasından küçük bir poğaça çıkardı.
Yarısını öğrenciye uzattı.
Bu kahve aç içilmez,” dedi.

Antikacı posta terazisine baktı, sonra öğrencinin bıraktığı paraya.
Bak,” dedi, “bu tartılır.
Ne?”
İyi niyet.

Tezgataki kadın güldü.
Onu tartınca eksilir.

Antikacı teraziyi geri aldı.
Dekor bozuldu zaten.”

Kimse büyük bir şey yapmadı aslında.
Bir hesap ödendi.
Bir poğaça bölündü.
Bir köpek, yanlış ayakkabıyı ev sandı.
Bir öğrenci, yabancı dilde küçük bir kahramanlık yaptı; kahramanlık demeye utanırsın;
aama iyilik de biraz bundan hoşlanır zaten, adı büyütülmeyince daha rahat yürür.

Kadın ertesi gün geri geldi.
Elinde evde yapılmış kek.
Kek çökmüştü ortasından.
Yumuşak bir yenilgi gibi.
Ama kokusu iyiydi.

İyi niyet, fırında her zaman kabarmıyor; yine de yeniyor.

Borç için,” dedi.
Tezgahtaki kadın keki aldı.
Camın önüne koydu.
Bakır değirmenin yanına değil; o kendini fazla tarih sanıyordu.
Kırık metronomun yanına koydu.
Zaman ölçmeyi bırakan şey, sonunda tatlı ölçmeye başladı.

Fransız öğrenci defterini açtı.

Yeni kelimesini yazdı: İYİ İNSANLAR
Altına çeviri yapmadı.
Uğraştı, vazgeçti.
Kelimelerin de vizesi var; her yere aynı biçimde girmiyor.
Kahvesinden içti.
Bu kez telveye karışmadı.
Telve de ona.
Aralarında sessiz bir anlaşma kuruldu.
Dibe çöken şeylerin de hakkı vardı.

Köpek sandalye ayağını kemirdi.
Kimse kızmadı.
Antika değildi sandalye, ama yaşama belirtisi gösteriyordu artık.

Gül kurusu renk içeride durdu yine.Perdeden mi geldi, duvardan mı, kekin çöken ortasından mı, öğrencinin defterindeki yanlış harflerden mi; karıştı.
Kafe dediğin de biraz böyle bir şeydi zaten.
Birbirine ait olmayan şeylerin aynı masada kısa süre anlaşması.
Antika bir terazi, plastik su kabı, yabancı bir cümle, ertesi gün getirilen kek, kendini müşteri sanan bir köpek.

İyi insanlar.
Parlamadan duranlar.
Hesabı sessizce tamamlayanlar.
Başkasının mahcubiyetini yere düşmeden tutanlar.

Küçük bir yerdi orası.
Büyük bir şey olmadı.
O yüzden güzel kaldı.

Close