Toplu silahlı katliam meselesine birkaç bilgisayar oyunundan etkilenmiş hasta bir ruhun cinneti diye bakmak, koca bir sınıfsal enkazı sinir seğirmesi sanmakla denktir. Karşımızda tekil bir arıza, münferit bir sapma, klinik bir parantez durmuyor; geç kapitalist toplumun kendi karanlık atölyesinde ürettiği, sonra da yüzüne sıçrayınca şaşkınlıkla seyrettiği bir çözülme biçimi duruyor.
Bu olguyu anomi üzerinden okumak gerekir; ama anomiyi steril bir yapısalcı kavramı gibi değil, sınıfsal çürümenin gündelik hayatın içine sızmış hali olarak düşünmek gerekir. Bağ zayıflar, aidiyet incelir, topluluk fikri çözülür. İnsan, bir topluluğun parçası olmaktan çıkarılıp piyasanın önünde sürekli kendini ispatlamaya zorlanan yalnız bir vitrin varlığına çevrilir. Değersizlik, dışlanma, aşağılanma ve statü kaybı içeride uzun süre tortu tutar; sessiz, yapışkan, paslı bir şey gibi. Kurşundan önce yabancılaşma vardır. Tetikten önce atomizasyon vardır. Patlamadan önce de uzun bir sınıf sessizliği. O sessizlik insanı kendi utancına kilitler, sonra da şiddetin en pis diline doğru iter.
Bu türden bir patlama gökten inmez. Geç kapitalizmin bağ dokusunda açılan yarıklardan sızar. Neoliberal düzen rekabeti ahlaka, başarıyı karaktere, yenilgiyi kişisel kusura çevirir. İşsizlik, yalnızlık, yoksulluk ya da görünmezlik toplumsal koşulların sonucu olmaktan çıkarılır; bireyin yeterince iyi pazarlanamamış olması gibi paketlenir. Düzen kendi şiddetini kişinin omzuna yükler, o omuz çöktüğünde de buna zayıflık der. Topluluk fikri tasfiye edilirken performans ideolojisi kutsanır. Hayat, ilişki kurulan bir alan olmaktan çıkar; güncellenmesi gereken bir profile, parlatılması gereken bir CV’ye, beğeniye sunulmuş bir vitrine dönüşür. Kırılganlık paylaşılmaz, utanca çevrilir. Yardım istemek dayanışmaya değil, hiyerarşik bakışa çarpar ve o çatlakta görünmezliği aşmanın yolu başarıdan değil dehşetten geçmeye başlar.
Çağın en çürük tanınma talebi orada belirir; tanımıyorsanız, korkun.
Buradaki mutsuzluk salt psikolojik bir duygudurum meselesi sayılamaz. Sınıfsal olarak örgütlenmiş bir aşağılanma rejiminin içe çökmüş halidir. Kapitalizm yalnızca emeği sömürmez; kendilik duygusunu da kiraya çıkarır. Değer, maaş bordrosuyla, tüketim kapasitesiyle, romantik başarıyla, sosyal görünürlükle, bedenin pazarlanabilirliğiyle, tahakküm kurma gücüyle ölçülür. Bu ölçekte düşenler kendi iç karanlığına terk edilir. Kendi başarısızlığının müteahhidiymiş gibi… Kendi yalnızlığının suç ortağıymış gibi. Sınıfsal yenilgi psikolojik yenilgiye çevrilir; piyasanın ürettiği ezilme karakter defosu gibi sunulur. Dip çamuru tam burada birikir: sınıf öfkesi örgütlü siyasal dile kavuşamadığında çürür, biçimsizleşir, kendini kanlı ve gerici yollardan dışarı kusar.
Erkeklik rejimini de bu zeminden ayrı düşünmek mümkün değildir. Bu saldırıların çoğunda yalnızlık tek başına işlemez; piyasada, ilişkilerde ve sembolik hiyerarşilerde tutunamamış yaralı bir erkeklik de devreye girer. Tahakküm kuramayan, kontrol tesis edemeyen, sermayesi çöken varlık şiddeti ontolojik bir baston gibi kullanır. Silah teknik bir nesne olmaktan çıkar; kırılmış benliğin protezine dönüşür. Toplumsal olarak güçsüzleşen kişi, birkaç dakika için mutlak güç yanılsamasını kurşunla kurmaya çalışır. Burjuva başarı mitinin, patriyarkanın ve tüketim kültürünün ortak çöplüğünden çıkmış bir erkekliktir bu: sevilmeyi hak, reddedilmeyi hakaret, görünmezliği intikam gerekçesi sayan; kendi sınıfsal ve duygusal yenilgisini başkalarının bedenine yazmaya kalkışan bir karanlık.
Klinik açıklama çoğu zaman düzenin en temiz kaçış kapısı olur. Suçu patolojik olana yıkıp, yapısal olanı saklar. Hasta ruh der; okul koridoruna sinmiş yalnızlığı konuşmaz. Cinnet der adına; evin içindeki ekonomik çürümeye değinmez. Oyun oynuyordu diye ezberden yaftalar; silah endüstrisini, medya rejimini, erkeklik terbiyesini, sınıfsal dışlanmayı, kamusal alanın tasfiyesini ele almaz. Böylece toplum kendi payını temize çeker. Fail canavarlaştırılır, düzen aklanır. Mesele yalnızca bozulmuş zihinler değil; bozulmuş toplumsallıktır. Çocuklarına aidiyet veremeyen, onları kıyas, rekabet, yetersizlik ve piyasa utancı içinde büyüten bir yapı, ortaya çıkan şiddeti anlaşılmaz cinnet diye paketler. Anlaşılmaz hiçbir şey yoktur. Ürkütücü olan da budur zaten: bu sonuç, düzenin karanlık mantığı içinde fazlasıyla anlaşılırdır.
Bu eylem modernliğin ters dönmüş tanınma ritüeli gibi işler. Normal koşullarda görünürlük emekle, ilişkiyle, yaratıcılıkla, kamusal katkıyla kurulur. Çözülmüş toplumlarda görünürlük felaket yoluyla çalınmaya çalışılır. Bu aynı zamanda siyasal topluluğun da çöküşüdür; kamusal alanın kangren tutmuş halidir. Toplum yer açmadığında, yer şiddetle açılmaya çalışılır. Bu yüzden mesele yalnızca ölüm saçan bir eylem değil, hasta bir tanınma biçimidir. Negatif bir sahne talebidir. Sınıfsal ve sembolik dışlanmanın kanlı duyuru panosudur. Alkış alamayanın dehşet toplamaya yönelmesi, adı anılmayanın kendi adını cesetlerin arasından kazımaya çalışması, anlam bulamayanın iz bırakmaya saplanmasıdır.
Medya rejimi bu çürümeyi ayrıca parlatır. Seyir toplumunda şiddet yalnızca eylem olarak kalmaz; imgeye, dolaşıma, tıklanmaya, arşive dönüşür. Öldürme arzusu kayıt düşme arzusuyla birleşir. Simgesel alan zorla yarılır, yokluk kamuya dayatılır. Şöhretin demokratikleştiği ama anlamın çökertildiği çağda rezalet bile sermayeye dönüşür. İç boşluk kamusal vahşete tercüme edilir. Acı performanslaşır, mutsuzluk spektakülerleşir. Toplum da bu gösteriyi tüketir; dehşetle, merakla, kirli bir iştahla. Ekran başında herkes nefret eder, ama imge dolaşıma girdikçe düzen kendi karanlık eğlencesini sürdürür.
Silah meselesi de yalnızca erişim kolaylığı başlığına sıkıştırılamaz. Silah, kapitalist toplumda meta olmanın ötesinde sınıfsal ve erkeksi bir fantezi nesnesidir. Güçsüzlüğün satın alınabilir telafisi, aşağılanmışlığın otorite taklidi, yalnızlaştırılmış varlığın sahte egemenlik alanı. Piyasa önce yetersizliği üretir, sonra o yetersizliği kapatacak nesneleri satar. Daha iyi beden, daha iyi araba, daha iyi ev, daha iyi kimlik, daha sert erkeklik, daha ölümcül araç. Silah bu zincirin en çıplak halkasıdır: gerçek güç değil, güç yanılsaması satar; bedeli başkalarının hayatına kesilir.
Kısacası toplu silahlı katliamdaki mutsuzluk bireysel bir duygudurum problemi olarak okunamaz. Bu, anominin silahlanmış halidir; ama bu anomi gökyüzünden inmez. Sınıflı toplumun kırdığı bağlardan, piyasanın öğüttüğü benliklerden, rekabetin çürüttüğü ilişkilerden doğar. Yabancılaşma burada barutla konuşur, çünkü sözün duyulabileceği kamusal alan çoktan daralmıştır. Sınıfsal aşağılanma politik dile kavuşamadığında çürür, içeride irin tutar ve sonunda hedefsiz bir intikam biçiminde başkalarının bedenine yönelir. Piyasanın dışına düşmüş insan artığı, kamusal alanı ölümle işgal ederek kendi yokluğunu görünür kılmaya çalışır.
Bu yüzden soru yalnızca bu kişi neden yaptı? olamaz; nasıl bir düzen, görünür olmanın son yolunu toplu ölüm haline getirecek kadar insanı yalnız, değersiz, öfkeli ve pazarlanamaz bırakır? Doğru sorular bunlardır çünkü bu mesele birkaç bozuk bireyin arızası değil; kendi çocuklarının ruhuna pas bulaştırmış, sonra o pas kana karışınca şaşırmış gibi yapan bir uygarlığın kirli dipnotudur.
