Close
Garnizon-Devletin Çıplak Düzeni

Garnizon-Devletin Çıplak Düzeni

Garnizon-Devletin Çıplak Mantığı

İsrail’i anlamak için son atılan bombaya, son operasyon raporuna ya da takım elbiseli adamların yaptığı son basın açıklamasına bakmayı bırakın artık. Çünkü mesele sadece şiddetin ne kadar vahşileştiği değil; bu vahşetin nasıl bu kadar rahat bir şekilde devlet aklına dönüşebildiğidir. Karşımızda sınırları en baştan kendi lehine çizen ve ardından bu çizgiyi hukuk ya da tarih adına doğal göstermeye çalışan kolonyal bir garnizon-devlet var.

Bu rejimin temel motivasyonu, tamamen yerleşimci bir düzen kurmaya dayanıyor. Sistem, Filistinliyi hak sahibi bir halk olarak görmek yerine, devletin yayılma hırsının önüne çıkan tarihsel bir pürüz olarak kodluyor. Dolayısıyla atılan her hamle Filistinlinin varlığını azaltmaya, toprağıyla bağını koparmaya ve geleceğini belirsizleştirmeye yarıyor. İster açık askeri güçle vursunlar ister bürokratik evraklarla boğsunlar, sonuç değişmiyor; bir halkın dünyada kalma imkanı sistemli olarak elinden alınıyor.

Garnizon-devlet dediğimiz yapı, alışılagelmiş devlet formlarının çok dışındadır. Kendi vatandaşını sürekli ‘tetikte ol’ paniğiyle besleyen bu amorf ve ucube sistem, karşısındakini insanlıktan çıkarıp tamamen bir tehdit yoğunluğu gibi okur. Toplum ortak yaşam fikriyle değil, kuşatılmışlık duygusuyla avuç içinde tutulur. Haliyle hukuk da kirlenerek adaletin dili olmaktan çıkar ve resmileştirilmiş şiddetin makyajı haline gelir. Günün sonunda evraklar tamdır, prosedür işler ama o sırada hayat çoktan postallar altında çiğnenir.

Dolayısıyla Filistinlilerin yaşadığı bu cehennemi sadece askeri saldırılarla açıklayamayız. Bomba ve kurşun bu işin sadece en görünür yüzüdür; daha derinde gündelik hayatı lime lime eden bir tahakküm mekanizması tıkır tıkır çalışıyor. Bu yüzden katliam sadece ölüm anında başlamaz; bir halkın yaşama kabiliyeti kırıldığında, hafızası kesildiğinde ve geri dönüş umudu sürekli ertelendiğinde de o katliam zaten zamana yayılarak sürmektedir.

Güvenlik dedikleri kavram da aslında nüfus yönetiminin, mekan kontrolünün ve ırksal üstünlük kibirlerinin maskesidir. Toprak, beraber yaşanacak bir zemin değil, yerleşimci iştahın yayılma alanıdır. Filistinli ise bu alanın içinde bir siyasi özne olarak değil, sadece seyreltilmesi gereken bir kalabalık olarak ele alınır. Modern devlet diliyle konuşuyor olmaları bu gerçeği değiştirmez; arkadaki mantık bildiğimiz eski, çıplak ve vahşi kolonyalizmdir.

Rejimin kendini dünyaya bir demokrasi olarak pazarlaması da bu çıplak gerçeği örtemez. Demokrasi iddiası, bazı hayatları tam hayat sayıp bazılarının ölümünü ‘yönetilebilir zayiat’ olarak gördüğün an kokuşmaya başlar. Filistin söz konusu olduğunda ortaya çıkan şey hukuki eşitlik değil, hiyerarşik bir yaşam düzenidir. Bir grubun konforu mutlaklaştırılırken diğer halkın güvensizliği bu kirli düzenin doğal bir parçası yapılıyor ki bu durum bir yan etki değil, çarkın çalışma biçimidir.

Sistem, tarihsel hafızayı da tamamen çürütmüş ahvalde… Geçmişte yaşanmış o büyük acıların mirası, evrensel bir adalet duygusuna kapı açmak yerine başka bir halkın hayatını karartan bir dokunulmazlık zırhına dönüştürüldü. Acı, devletin elinde taşlaşarak Filistin’e yönelen zorbalığın ahlaki kılıfı oldu. Ne var ki mağduriyet hafızası, başka bir halkı mağdur etmenin gerekçesi haline geldiğinde artık hafıza olmaktan çıkarak kirli bir ideolojik sermayeye dönüşür.

Filistin’in bugün kaybettiği şey sadece toprak parçalarından ibaret değildir; ev, okul, hastane, mezarlık ve aile bağları parçalandığında yalnız bugünün yaşam koşulları bozulmaz; yarına aktarılacak bütün o anlam dünyası ve tarihsel miras sakatlanır. Filistin meselesi bu yüzden bir sınır davasından ziyade bir halkın yeryüzünde kalma ve var olma hakkı meselesidir.

Garnizon-devlet mantığı tam da bu noktada katliamla birleşiyor. Katliam sadece bir günde çok fazla insanı öldürmek demek değildir; bir halkın yaşayabilme ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktır. Güvenli alan bırakmadığınızda ve hayatı ayakta tutan kurumları dağıttığınızda şiddet tekil bir olay olmaktan çıkarak rejimsel bir süreklilik kazanır. Nitekim mevcut düzen, yıkımı bir istisna olmaktan çıkarıp sıradan bir yönetim tekniği haline getirmiştir.

Propaganda aygıtları o devasa enkaz sonsuza kadar halının altına süpüremeyecek. Açlığın, sürgünün ve haritadan silinen mahallelerin üzerine sürekli güvenlik cümleleri serpiştirerek bu sorumluluktan kaçılamaz. Her yıkımın ardından bir güvenlik mavalı, her eleştirinin ardından mağduriyet dili devreye giriyor ama bu söylemler gerçeği kapatmıyor; çünkü üretilen şey savunma değil; tahakküm, kuşatma ve sistemli bir yok etme pratiğidir.

Şunu da vurgulamak gerekir: bu hicvin muhatabı Yahudi kimliği değil, doğrudan vahşi devlet aklıdır. Sorun bir halkın kimliğiyle ilgili değilken, belirli bir rejimin ürettiği bu yapısal tahakkümdür.

Dolayısıyla antisemitizme düşmeden, ama devlet şiddetini de zerre yumuşatmadan dimdik konuşmak zorundayız. Bu kadar ağır bir suç mekanizması ancak adı tam ve doğru konduğunda anlaşılabilir.

Karşımızdaki düzen hiçbir ahlaki sınır tanımadığı için tehlikelidir. Meşruiyet açığını daha fazla şiddetle kapatmaya çalıştığı için bu kadar saldırganlaşan bu yapı, Filistin’in varlığını kendi bekası için kronik bir sorun olarak gören askeri-bürokratik bir zorbalık aygıtına dönüşmüştür.

Eğer bir devlet kendi güvenliğini başka bir halkın hayatını zindana çevirerek, hafızasını silerek ve geleceğini belirsizleştirerek kuruyorsa, orada savunmadan bahsedilemez; Filistin’de açıkça katliam var ve bu garnizon yapı orada durduğu sürece, İsrail tarihsel olarak organize bir suç düzeninin adı olarak kalacaktır.

Close