Close
conscious

conscious

Sabahın henüz icat edilmediği bir saatte apartmanın borularındaki su, adabını ve adını yitirmiş mahcup biri gibi katlar arasında dolaşırken sen başına buyruk başparmağını avcunun içine alıyorsun; uykunun kuytu tarafındaki bu küçük merasimi herhangi bir alamete yormuyorum artık, alnına düşen saç telinin soluğunla salınması yetiyor, tel ile ten arasında kurulup dağılan ince yakınlık karanlığın aralığında kendine ölçülü bir yer buluyor ve ben açıklamanın açtığı yarıktan geçmek yerine yatağın kıyısında kalıp anlamın maiyetine katılmamış bu hareketi kendi asaleti içinde seyrediyorum.
Bir vakit başıma gelen her şeyin şahsıma göre kurulmuş gizli bir tertibi bulunduğuna inanır, küçük bir aksiliğin içinde bana ayrılmış iri bir niyet arardım; mutluluğa benzeyen ne varsa sahibini bulamamış bir davet sayılırdı gözümde, birazdan geri alınacakmış gibi kenarından tutar ve içime bütünüyle buyur etmekten kaçınırdım, yıllar gelip telaşın talaşını aldı, içimde ikamet eden köhne nöbetçi de her ferahlığın başına dikilmekten yorulunca hayatın gelişigüzel akışında kişisel bir kasıt aramayacak kadar sakin bir dikkatsizlik kaldı geriye, ben de üzerime denk düşmeyen günleri düzeltmeye uğraşmadan taşımayı öğrendim, tökezlediğimde zeminin şahsıma karşı düzenlenmiş bir suikast olmadığını kavrayıp itidalimi bozmadan soluklandım.

Karanlık nesnelerin adlarını birbirine geçirince girişteki karaltı, davet edilmediği halde edebini bozmayan eski bir konuk gibi bekliyor; apartmanın temeline gömülmüş dev bir balık hala solungaçlarını oynatıyor olmalı ve katların altından nemli bir homurtu yükseliyor, tavanda biriken gölge kendi ağırlığı altında biçimini kaybederken yatağın yakınına uzanan koyuluk halının desenlerini yutuyor, gene de korkunun kör tarafına eskisi kadar aldandığım yok, uzun süre aynı yerde kalan her dehşetin pençesi gevşiyor ve şu an girişe yakın bir yerde soluk aldığını sezdiğim o adsız şey bile senin soluğuna karışmamak için edepli bir mesafede duruyor.
Çarşafın altında ayak bileğin benimkine yaslandığında susadığımı fark ediyorum, kalkıp su içsem aramızdaki temasın bozulacağını bildiğimden ağzımdaki kuruluğu biraz daha taşıyorum; büyütülecek bir fedakarlık sayılmaz bu, böbreklerimde başlayan cılız isyan dilimin köküne ulaşıp damağıma dar bir alfabe kazırken tenimin değdiğin kısmında koyu bir ısı toplanıyor, sanki bütün gün yanlış adrese sürüklenmiş bir posta doğru eşiğe varmış da açılmayı talep etmeden orada kalmaya razı olmuş gibi sessizliğin içinde kendi yerini tayin ediyor.

Göğsümde kasla yas arasındaki eski hısımlık gevşeyeli çok oldu, yine de kaburgalarımın gerisinde ne zamandan kaldığını çıkaramadığım birkaç cümle yaşamayı sürdürüyor; dışarı çıkmak istediklerinde çeneme kadar yükselip dilimin gerisinde bekliyorlar, ben de her kelamın sahibini kemale erdirdiği yolundaki eski safsatayı ciddiye almadığım için onlara bir geçit açmıyorum, bir söz dışarıda cılızlaşırken öteki içeride huyunu değiştirip zararsız bir organa dönüşebiliyor ve senin yanında susabildiğim yer de böyle bir anatomiye ait görünüyor, adı konduğu anda çalışmayı bırakacak kadar ürkek ve fark edilmediğinde bütün iç düzeni ayakta tutacak kadar kararlı.
Hayat beni tekrarın adabına bıraktı, birbirine benzeyen günlerin sessiz aşınması hevesle nefes arasındaki farkı öğretti; heves her şeyi kendine benzetmek isterken nefes önüne çıkan biçime uymayı biliyor, ben de vaktiyle gelecekten talep ettiğim büyük cevapları geri çektikçe yanında daha geniş bir yer buldum, geçmiş ile henüz yaşanmamış vakitler birbirlerinin yüzünü beğenmeden karşılıklı dikilirken biz aralarında kalan süreyi incitmeden bölüşüyoruz, payımıza düşeni adlandırmaya kalkmadan ve hiçbir yarını bugünden rehin almadan.
Sen uykunda kaşını hafifçe çatıp başparmağını avcunun daha derinine çekiyorsun, bu başına buyruk başparmağın hangi rüyanın suçuna karıştığını bilmiyorum; peşinden gitsem uykunun kuytusuna açılan kuyudan zihninin altına inecek ve yarım sözcüklerin solungaçlarıyla karşılaşacağım, bana ait bir sesin senden habersiz çürüdüğünü sezsem bile hiçbir kapağı kaldırmayacağım, aynı yatakta birbirine karışmadan süren iki rüyanın arasındaki mesafeyi soğukluk saymayacak kadar çok şey öğrendim, yakınlığın en sakin hali de ayrı düşlerin birbirinin hududunu ihlal etmeden yaşayabildiği bu dar ve karanlık aralıkta doğuyor olmalı.
Ömürle ölüm, birbirlerinin harflerini cebinden aşırmış iki uzak hısım gibi zihnimin bir köşesinde yan yana bekliyor; hangisinin ilk sözü alacağını düşünmek artık ağzımda iz bırakmıyor, sonun varlığını merdiven sahanlığında sırasını bilen vakur bir konuk kadar doğal karşılıyorum, vakti geldiğinde yaklaşacağını biliyor ve bu bilginin soluğumdan pay istemesine izin vermiyorum, damağımda açılan serin boşluktan dünyaya baktığımda hiçbir şeyin tamamlanma mecburiyeti taşımadığını görüyorum, yarım kalanın da kendi karanlık terbiyesi içinde zarif bir biçim bulabileceğini ve vaktiyle söylenmemiş bir cümlenin yıllar içinde küçülüp omza bırakılan bir çeneye dönüşebileceğini anlıyorum.
Borulardaki su usuna döndüğünde gökyüzü de rengini hatırlayacak, sen gözlerini açmadan hemen evvel yüzünde sana hiç benzemeyen yabancı bir ifade belirecek ve yabancı senden ayrılıp bilinmeyen bir yere giderken başparmağın avcundan çıkacak; ben nereye gittiğini sormadan üzerime bıraktığın ısının çekilmesini bekleyeceğim, susuzluğum yeniden dilime ulaştığında kalkıp su içeceğim, hayatla aramdaki sulhun altında herhangi bir kesişim aramayacağım, zira uykunun kuytusunda avcuna çektiğin başına buyruk başparmak, bende telaştan kalan son talaşı da hiçbir merasim düzenlemeden almış olacak.
Close