Büyümenin kronometresi çorbada boğuldu. Tarih kırık bir şemsiye; yanına al ya da köpeğe ver. Ses telleri inzivaya çekilmiş, ağızda tartılan söz, terazisi bozuk bir esnafın kefesine bırakılıyor. Barkodlar gözbebeklerinde gezinirken, kıpırtısız yüz solgun bir levhaya dönüyor. Görmedim, duymadım, satın almadım! İnsan kendine nezaketi böyle öğretir. Gözlerini fazla açmayarak.
Ötede telefon zangırdıyor, inatçı bir böcek gibi. Avuç burada, aygıt ta Çin’de. Aradaki mesafe boş bırakılmış bir geçit. Kim öğretti bunu? Mosmor bir hiçkimse! Ev kiralık bir barınaktır. Dışarısı senden vazgeçti sanırsın, ne var ki musluk suyu bile faturaya dönmüştür. Işık ampulün içinde hesap tutar. Demir parça avuçta ağır, sahiplik vehmi ise ucuz bir oyuncak. Ay yapraklarının etekleri havalanır, altından kel sayılar fırlar. Taş hep serttir, bir de faiz.
Pos cihazının nefesi kesilir. Bağlantı bir yerlerde koptu hep. İkinci deneme: Kutsal plastiğe tapınma ayini. Kırmızı ışık. Reddedildi. Ayakkabı burunları aniden dünyanın en ilginç heykelleri oluyor. Tavandaki iz, kaldırımdaki sakız… Toplu körlük antlaşması imzalandı.
Yürümek! Bedava asfalt yalamak! Kararın geçmişi yekten çöpe atıldı. Zihin, önünde koca bir silgiyle darlığı “şehri tanıma” eylemine çeviren şaşı bir sansür görevlisi artık. Erişilemeyen üzüm sirke bile değildir, düpedüz çamurdur. Bellek kayıtlarda sahtecilik yapar.
Yerin dibinde ikinci bir şehir; sarkan açılmamış numaralar ve iptal edilmiş yolculuklar. İdare binasının tepesinde dev bir azı dönüyor. Azı inatçı, geceleri kendi alfabesiyle çürük basıyor. Uzağın bulanıklaşması yarı kapalı bir manzara. Yorgunum demek etten kemiğe dönüştü.
Olmayan şey ağır basıyor! Eksi işareti hiçliğin kravat takmış hali mi? Muhasebeciler yokluğu çoktan bankaya yatırdı.
Sabah. Güneş kare şeklinde doğuyor. Azı yerinde. Sayılar çürük. Ayağa kalkıyorum, uykusuz bir katip gibi. Sokağa çıkınca herkes normal sanki. Kimin üstünde hangi gecikme zammı kuluçkada?
Ve şehir yine bu oyuna giriş pulu kesiyor. Üstünde bir titreme. Cam böcek uyanıyor.