Kar taneleri, banka cephesine ve mermer önlüğe bir parazit gibi yapışıyordu. Şehir, gürültüsünü pamukla boğmuştu; farlar, pusun içinde hasta yıldızlar gibi titriyordu. Kadın, yeşil pilot montunun içinde, donmuş bir gezegenden sağ çıkmış bir mürettebat gibi duruyordu. Fermuarın altında, uzun süredir elektriği kesik bir devrenin ansızın dolaşmaya başlayan keskin sızısı vardı.
Adam deri ceketiyle belirdiğinde karın yönü değişmedi, ama zaman aksadı.
Bankanın camında yansımaları üst üste bindi; yıllardır boş odada bekleyen bir cihaz, şifresini bulmuş gibi ışıldadı. Konuşmadılar. El, eli bulduğunda aradaki mesafe çürük bir harita gibi yırtıldı. Farklı çağlarda aynı istasyonu arayan iki kaçak sinyal gibi birbirlerine çarptılar. Öpüşmeleri, tarihin kenarında unutulmuş bir denklemin yerine oturmasıydı.
Kar, omuzlarına, saç aralarına, kirpik diplerine doldu. Kadın, dirildiğini anladı ama bunu dile dökemedi. Bileklerde, ensede, kaburgaların altında dolaşan ve insanın içindeki eski boşluğu yerinden söken bir uyanıştı bu.
Adamın göz içleri, karın beyaz basıncına rağmen kendi ısısını üretiyordu. Bakışında tanışmanın ürkek düzeni yoktu; daha eski, daha kaçak, daha zamansız bir tanıma vardı. Kadın, bu bakışın altında bedeninin hatırlamadığı bir alfabeye cevap verdiğini hissetti; omuzlarında bekleyen yorgunluk, yeşil montun kumaşında kırılıp küçük elektrik zerrelerine dağıldı.
Restorana geçtiler. Yeşil mont askıya bırakıldığında, kadın uzun zamandır taşıdığı solgun kabuğu geride bırakmış gibiydi. Adam deri ceketinin içindeydi; omuzlarında dışarının karı, gözlerinde içeriyi delen iki laboratuvar alevi. Birbirlerini anlatmadılar; anlatı tabağın kenarında, servis eden elin silinen telaşında, dışarıda ağırlaşan karın örtülü susuşunda kuruldu. Kelimeler dolap arkasında unutulmuş kapsüller gibi dağıldı; adamın yarıda bıraktığı cümleler, tamamlananlardan daha çok şey söyledi.
Mekân genişti; masaların arasında insanı sakince çoğaltan bir açıklık duruyordu. Loşluk yüzleri gizlemiyor, fazla kesinleşmelerini engelliyordu. Kadın konuşurken sesi kendi bedenine geri dönüyor, orada yeni bir odacık açıyordu; adam dinlerken başını çok az eğiyor, sanki kelimelerin dışındaki maddeyi de duyuyordu. Aralarında kurulan şey, bir sohbetten çok, iki ayrı merkezden yayılan görünmez akımların aynı noktada birbirine değmesiydi.
İkisi de zamanın başından beri birbirini arıyordu. Arızalı, gezegen dışı bir çekim; iki ayrı belleğe yanlış yüklenmiş aynı rüya dosyası. Kadın güldüğünde içeride bir devre kapandı. Damarlarında dolaşan kan, yeni keşfedilmiş bir element gibi davranıyordu.
Bir ara dışarıdaki kar daha da sıklaştı; restoranın cam yüzeyi, içeriyi dünyadan ayıran beyaz bir laboratuvar kabına döndü. Kadın, adamın anlattığı küçük bir çocukluk ayrıntısında kendi unutulmuş odasını buldu; adam, kadının gülüşünde bozuk bir pusulanın kendiliğinden kuzeyi göstermesine benzer bir kesinlik yakaladı. Aynı masada oturmuyorlardı sanki; iki uzak gezegenden kopmuş parçalar, aynı manyetik kazada yan yana düşmüştü.
Eve gittiler. Islak ayakkabılar girişte kaldı, montlar odanın köşesine yığıldı. Dış dünya, yörüngeden çıkan gereksiz bir uydu gibi sustu. Gelecek, yanmış bir uzay haritası gibi odanın ortasına açıldı. Korkular, hangi sabahın hangi evi kaldıracağı; hepsi açıkça söylenmeden, cümlelerin arasında dolaşan küçük elektrikli varlıklar gibi yer değiştirdi.
Odanın havası yavaşladı. Kar, pencere dışında kendi beyaz işlemini sürdürürken içeride her nesne geçici görevinden ayrılmış gibiydi; koltuk, halı, ıslak kumaş, yarım bırakılmış su, odanın uzak köşesinde biriken loşluk. Kadın, kendini korunması gereken kırılgan bir şey olarak taşımayı bıraktı; bedeni cevap veren, seçen, hatırlayan, ileriye eğilen bir maddeye dönüştü.
Adam ona baktığında gözlerinde çok eski bir yıldızın gecikmiş izi duruyordu. Bu iz, yüzün doğal hareketinden gelmiyor; kayıp bir koordinatın yerine düşmesi, donmuş bir aygıtın yeniden akım alması, yıllardır kapalı duran bir geçidin içeriden aralanması gibi, bakışı yüz olmaktan çıkarıp küçük bir keşif alanına çeviriyordu.
Sabaha yaklaşırken kar durmadı. Dışarıdaki bütün izler, ilk temas noktaları, beyaz örtünün altında kayboldu. İçeride ise birbirini tanımış olmanın mantıksızlığı ile çok eski bir rahatlık vardı. O gün hiçbir şey tamamlanmadı; tamamlanmak fazla düzgün bir sözcüktü. Evrenin küçük bir vidası yerinden oynamıştı. Kadının içinde uzun süredir susan hat yeniden çalıştı, adamın gözlerinde karın içinden gelen ışık çoğaldı. Güvenmeleri yetti.
Kendi aralarındaki susmanın, herhangi bir belgeden daha çok delili vardı.