Close
Makinenin Büyü Bozumu

Makinenin Büyü Bozumu

Fotokopi makinesi. İnsanı küçük düşüren bir buluş. Yüzünü, imzanı, diplomanı, dilekçeni, nüfusunu, rica cümleni, acil damganı alır; aynı ciddiyetsizlikle çoğaltır. Sen orada kendini tekil sanırsın, o sana beş kopya verir. Beş ayrı sen. Hafif soluk, kenarı yamulmuş, ortasında belirsiz bir leke. Kimlik dediğin şeyin tonerle ilişkisi, işte burada açığa çıkar: Her insan, çoğaltılınca biraz komikleşir.

Makine düşünmez; çalışırken. Düşünse, daha kötü olurdu. Düşünen cihaz merhamet ederdi belki; hatayı düzeltir, yüzü inceltir, imzayı toparlar, boşluğu aklar. Oysa bu aletin güzel tarafı, o acımasız aptallığı. Kapak kapanır, ışık geçer. İçeride kısa bir tarama ayini başlar. Varlığın, cam yüzeyde yassılaşır. Burun, tarih, başvuru, sabıka, öğrenci numarası… Hepsi aynı beyaz alanın üstünde. Ne kadar insan, o kadar sıkışma. Ne kadar belge, o kadar sahte vakar.

Ben bu cihazı bir çoğaltma aracı olarak görmüyorum; daha çok, insanın kendine dair kurduğu asıl masalını bozan kaba bir şakacı. Asıl olan hangisi? Camın üstündeki mi, çıkan nüsha mı, tarama ışığının yaladığı yüzey mi? Toner kokusuyla ağırlaşmış oda mı? Asıl* diye tutturmak, fazla düzgün bir hastalık. O, devreye girer; ceketinin cebinden küçük bir zımpara çıkarır. Asılın üstünü kazır. Altından başka bir asıl çıkar. Bir daha. Bir daha. En dipte, kendi suretinin bozuk baskısıyla baş başasın.

Suret, uslu bir kelime sayılmaz. Yüz gibi davranır ama yüz taşımaz. Belgeye benzer ama kanı yok. İspat için kullanılır; ancak ispat ettiği şey, çoğu kez bir sistemin seni geçici olarak kabul ettiğidir. Makine, bu geçici kabulü çoğaltır. “Buradasın” der. “Bir de şu şekilde buradasın. Biraz kaymışsın ama haka buradasın.” Hafif kaymış, numaralandırılmış, köşesi siyah çıkmış bir burada olma biçimi, çağdaş varoluş.

Makinenin içinden çıkan her tekrar, tekrar olmaktan utanır. Siyah alanlar aynı siyahlıkta durmaz; çizgiler titrer, sayfanın kenarında nereden geldiği bilinmeyen küçük bir kararma belirir. Hata, makinenin şiiridir. Fazla düzgün bir kopyanın ahlakından şüphe ederim; gizli bir bozulma arzusu yoksa cihazda, eksik bir şeyler vardır. Kusursuz tekrar, insanın ölümü gibi. Hafif leke, hayat belirtisi. Yamukluk, nefes. Kayma, organ.

Evrak bürosunda bekleyenlerin yüzlerı aynı türe bağlanır. Hepsi sırasını bekler, elindeki dosyayı düzeltir, yanlış çoğaltılmaktan ürker. Tuhaf. İnsan kendisinin yanlış basılmasından korkuyor. Sanki doğru basılmış hali çok güvenilir. Sanki yüz, doğduğu günden beri kendini eksiksiz temsil etmiş. İmza, kişiliğin kuyruğu gibi her yere aynı sadakatle sürünmüş. Hayır. İmza da yorulur. Yüz kayar. Adres eskir. Fotoğraf, insanı yakalamaz; küçük bir yüzeyde tutuklar.

Makinenin kapağı açılır; içeriden ılık bir plastik kokusu. Medeniyetin teridir bu. Düşük voltajlı, ofis tipi, sabahın ikinci çayıyla anlaşmalı bir ter. İnsan bu kokuda kendi çağını tanır; dilekçe veren, çıktı alan, aslı gibidir yazdıran, zımbaya güvenen, bozuk parayla fotokopi ücretini tamamlayan tür. Homo toner. Omurgası hafif eğik, eli dosyalı, ‘gözünde eksik evrak çıkar mı’ telaşı. Büyük trajedilerden çıkıp küçük çıktı merkezlerine sığınan mahluk.

Söz konusu bakış, burada sadece saçmalık üretmez; saçmalığın zaten üretimde olduğunu gösterir. Bir insanın yaşadığını kanıtlamak için fotokopi istemek, başlı başına büyük bir şenlik. Nüfus çoğaltılır, diploma çoğaltılır, rapor çoğaltılır. Beden tek kalır ama kanıtları ürer. İnsan azalırken belgeleri kalabalıklaşır. Çoğaldıkça da merkezinden uzaklaşır. Bir noktadan sonra dosya, kişiden daha ikna edici. Dosya konuşmaz, kabul görür. İnsan konuşur, eksik bulunur.

Cihazın camına yüzünü kapatıp kendini çoğaltmayı denesen; belki en doğru portre o olurdu. Burun ezilmiş, gözler fazla açık, yanaklar düzleşmiş, saçlar dışarı taşmış… Yüzün bütün ciddiyeti, tarama ışığında rezil. Böyle bir görüntü, vesikalıktan daha dürüst. Kendi suretini kontrol edemediğin anda gerçeklik hafifçe nefes alır. Çok kontrollü yüzlerden korkulur. Kendini fazla iyi temsil eden insan; ya bir şeyi saklıyordur, ya da sakladığını sanıyordur. Makine bunu bilmez. İyi ki bilmez. Bilmeden rezil eder, bilmeden özgürleştirir.

Şu da var; insan çoğaltılmaya direnmez; kopyasının kötü çıkmasından utanır yalnız. Sosyal varlığın bütünü, biraz burada dönüyor. Daha iyi görünmek, daha düzgün çıkmak, çizgiyi net almak, lekeyi saklamak, kendini aslına uygun göstermek. Hangi asıl? Kim saklıyor onu? Hangi sararmış klasörde? Belki asıl denen şey çoktan kayboldu. Geriye birbirini doğrulamaya çalışan kopyalar kaldı. Kopyanın kopyası, hatanın torunu, lekenin yeğeni. Soy ağacı tonerle yazılmış bir kabile.

Makine bozulduğunda insanlar gerilir. O küçük arıza anında, bürokratik evren yalpalar. Cihaz homurdanır, sayfayı yutar, ışığı yarım bırakır, ekranda anlaşılmaz bir uyarı. Kimse ne yapacağını bilemez. Kapağı açarlar, kapatırlar, kabloya bakarlar. Boş yere beklerler. İşte orada, sistemin çatlaklarından sızan o aykırı mantık devreye girer; kopyalanamayan dünya! Çoğalmayı reddeden belge! Kendini yutan makine! Sayfa içeride sıkışmış, insan dışarıda. Anlam, ikisinin arasında kısa devre.

Muhtemelen insanın kurtuluşu iyi çıkmış nüshalarda değil. Kötü çıkmış bir baskının kenarında. Yüzün kaydığı, imzanın dağıldığı, sistemin tekrar dene dediği yerde. Tekrar deneme. Yamuk kalsın. Leke dursun. Çoğaltma iptal olsun. Kendini aslı gibi onaylatma telaşından çık bir anlığına işte. Cam yüzeyde ezilen suretine bak ve şunu düşün; nihayet, bu kadar bozulunca, sana benzemeye başlamıştır.
Close