Şehrin ortasına bir çizgi çektiler.
Herkes o çizginin bir tarafından öbür tarafına geçmeyi hayat sandı. Ayakkabılar bağlandı, dizler ısındı, aynalar son kez yoklandı; insan, koşmadan önce en çok yüzünü düzeltir zannederim; çünkü yenilgi önce yüzde başlar. Ağız kenarında. Göz altındaki o küçük çukurda. Başkasının geçtiği yere bakarken insanın kendinden düşen yerinde.
Meydan kalabalıktı.
Kimin neye yetiştiği belli değildi ama herkes acele içindeydi. Birinin cebinde diploma kırışıyordu, ötekinin boğazında pahalı bir cümle. Biri, kimse sormadığı halde kaç kapıdan girdiğini, kimlerin masasına oturduğunu, hangi camdan hangi şehre baktığını anlatıyordu. Sesler birbirine sürtünüyor, cümleler diş çıkarıyordu.
Orada, çeşmenin dibinde biri duruyordu.
Ne genç görünmeye çalışıyordu ne de yorgunluğunu saklıyordu. Üzerinde dikkat çekmeyecek kadar düz bir palto vardı. Ellerini cebine koymuştu. Yüzünde o gürültüye ait olmayan bir boşluk. Boşluk dediysem eksiklikten değil; içine başkasının koşusunu almayan, kendini kiraya vermeyen, dışarıdan gelen her alkışı kapıda bekleten bir mesafe.
Yanından geçtiler.
Önce gülerek.
Sonra acıyarak.
Sonra sinirlenerek.
Çünkü durmak, koşanların en sevmediği aynadır. Yarışın gerçekten gerekli olup olmadığını hatırlatır. İnsan bir yere varmak için değil ama yalnızca geride kalmamak için koştuğunu fark ederse dizlerinin bütün asaleti bozulur.
Biri ona omuz attı.
“Geç kaldın,” dedi.
Adam başını çevirmedi.
Bir başkası durup baktı. Üzerindeki sessizliği ölçmeye çalıştı. Sessizliğin markası yoktu. Bedeni ilan vermiyordu. Hırsını göstermediği için yoksul sandılar. Telaş etmediği için yenilmiş… Öne atılmadığı için kenara itilmiş.
Meydandaki yarış büyüdü.
Çizgi çoğaldı. Herkes kendi ayağının önüne yeni bir başlangıç koydu. Başlangıçlar bitti, bitişler başladı, bitişler de eskidi. Birinci gelenler nefes nefese kaldı. İkinci gelenler birincilere benzedi. Üçüncüler, ikincilerin yüzünü taklit etti. Kim kazandıysa hemen başka bir yarışın kuyruğuna sokuldu. Zafer, insanın ağzına sürülmüş ince bir tuz gibiydi; tadı vardı, doyurmadı.
Çeşmenin dibindeki adam hala oradaydı.
Taş soğumuştu.
Hava karardı.
Koşanların omuzlarından buhar çıkıyordu. Alnı parlayanlar, adını parlatmaya çalışanlar, bir başkasının gölgesini ezip kendi gölgesini büyütmek isteyenler, geceye doğru inceldi. Gürültü yorulunca ilk kez meydanın gerçek sesi duyuldu; çeşmenin içinden düşen su, uzak bir kapının gıcırtısı, kaldırımın altında bekleyen eski kökler.
Adam yerinden kımıldamadı.
Kımıldamadığı için meydan onun etrafında dönmeye başladı.
Önce kimse anlamadı.
Koşanlar, onu geçtiklerini sanarak defalarca önünden aktılar. Her turda aynı yüzle karşılaştılar. Aynı palto. Aynı eller. Aynı suskunluk. Bir şeyi geçemiyorlardı. Çünkü o, geçilecek bir yere durmamıştı. Kendini varış çizgisine koymamıştı. Kendini ölçüye vermemişti. Dünyanın terazisine çıkmayı reddeden bir ağırlığı vardı.
O zaman kaygılandılar.
Yarışmayan bu adamı yenemeyeceklerdi.
Adını silemeyeceklerdi; adını duvara yazmamıştı ki.
Meydanın en hızlısı dizlerinin üstüne çöktü. Ayakkabısının bağı çözülmüştü. Parmakları titreyerek bağı tutmaya çalıştı, beceremedi. Başını kaldırıp çeşmenin dibindeki adama baktı. İlk kez gerçekten baktı. Orada bir tembellik yoktu. Bir korkaklık da yoktu. Orada daha eski, daha sert bir şey vardı. Kendine sahip çıkmanın kaba, süssüz hali.
Adam cebinden ellerini çıkardı.
Çeşmeye eğildi.
Avucuna su aldı.
Yüzünü yıkadı.
Bu kadar.
Meydandaki bütün koşuların ortasında yaptığı tek hareket buydu. Ama o küçük hareket, kimsenin madalyasına benzemedi. Su yüzünden akarken, başkalarının sesi biraz daha küçüldü; gücün her zaman ileri atılmakla ilgili olmadığını o an herkes gördü. Yarış bittiğinde meydanda kazanan yoktu. Sadece toz vardı. Bir de çeşmenin dibinde, hala aynı yerde duran adam. Kimse ona madalya vermedi. Zaten eğilmedi.
