Beni ortaya koymuşlar.
Ortaya koymak dediysem
önem vermekten değil.
Yer yokluğundan.
Alışkanlıktan.
Bir şeyi bir yere koyup
artık oradaymış gibi davranmanın rahatlığından.
Camım.
İnce değilim.
Zarif hiç değilim.
Ucuz bir boğazım var.
Genişçe.
Su bekletmekten iç çeperi matlașmış.
İnsan eliyle siline siline parlaması gereken yerler
daha da kirlenmiş.
Ben temiz görünürüm yalnızca.
Temiz olmam.
Suyun huyunu bilirim.
İlk gün ses çıkarmaz.
İkinci gün ağırlaşır.
Üçüncü gün kendine eski bir yüz bulur.
Dipte tozlar toplanır.
İnce lifler.
Duymamış gibi yapılmış sözler.
Mutfaktan salona kadar sürüklenen can sıkıntısı.
Bunlar hep suya iner.
Su da bana.
Kimi zaman içime çiçek koyarlar.
Kesilmiş.
Boynu düzeltilmiş.
Ömrü kısaltılmış şeyler.
Odanın daha derli toplu yalanlar söylemesi için.
Sevmiyorum.
Çiçek fazla niyetli bir şey.
Fazla düzenli bir ölüm.
Dal daha iyi.
Ot daha iyi.
Kenardan koparılmış, ne olduğu belli olmayan bir parça daha iyi.
Topraktan çıkmış ama bir yere ait kalamamış şeyler.
Onlarda bir doğruluk var.
Bu evde doğru olan çok az şey var.
Bardağın sert bırakılışından,
sandalyenin geri çekilişinden,
anahtarın kapıda bir kere değil iki kere dönmesinden anladım.
Perde her şeyi duyar.
Küllük herkesten iyi bilir.
Masa aptala yatar ama her darbeyi sayar.
Ben de dibe çökeni tutarım.
Bir gece ses yükselmedi.
Daha kötüsü oldu.
Ses alçaldı.
İnsanın içinden gelen en kirli öfke
bağırmaz çoğu zaman.
Kısılır.
Kesilir.
Dişe değer.
Masada bir tabak vardı.
Kenarında kurumuş bir iz.
Bardağın dibinde sarı bir halka.
Gazeteden kopmuş tek kelime;
“istikrar”
Uzun süre ona baktım.
Güldüm desem yalan olur.
Cam gülemez.
Ama çatlamaya yakın bir şey hissettim.
İstikrar.
Bu evde.
Sonra bir el geldi.
Benim boynumdan tuttu.
Yerimi değiştirecek sandım.
Yapmadı.
Sadece itti.
Bazen düşmezsin.
Ama yine de kırılmaya başlarsın.
İçimdeki su bir yana vurdu.
Camın içinden ses geçti.
Çok kısa sürdü.
Yine de kaldı.
Bazı sarsıntılar geçmez.
Sadece eşyanın duruşuna yerleşir.
Ertesi gün boş kaldım.
Buna ferahlık diyen olur.
Boşluk ferah değildir.
Önce toz gelir.
Sonra sesler kalınlaşır.
Sonra insan, eşya bile olsa, kendi iç duvarını işitmeye başlar.
Buzdolabının boğuk çalışmasını.
Musluğun tam susamamasını.
Ben o gün evi dipten duydum.
Sokaktan geçen kamyonun camlara attığı titremeyi.
Karşı apartmandaki çocuğun topunu.
Bir kadının merdivende durup iç çekmesini.
Hayat büyük şeylerle değil
böyle pis küçük seslerle yürür.
Sonra beni aldılar.
Lavaboya götürdüler.
İçime sıcak su.
Bir damla deterjan.
Hırçın parmaklar.
Dibimi ovaladılar.
Çıksın istediler.
Her şey çıksın istediler.
Çıkmadı tabii.
Benim dibimde leke kadar zaman da var.
Bir kere yerleşti mi,
şeffaflığın içine karışıyor.
Beni pencerenin önüne bıraktılar.
Güneş vurdu.
Işık bazen gerçeği açığa çıkarır derler.
Saçmalık.
Işık çoğu zaman üstünü cilalar sadece.
Sonra dışarıdan iki dal geldi.
Eğri.
Biri kuru.
Birinin ucu kırılmış.
Bir parça da yabani ot.
Nihayet.
İçime koydular.
Su az.
Gösteriş yok.
Düzeltme yok.
Olduğu gibi.
İyi göründüler.
Daha doğrusu
iyi görünmeye çalışmadıkları için doğru göründüler.
Akşamüstü kadın geldi.
Karşıma oturdu.
Uzun süre durdu.
Yüzünde karar yoktu.
Kararın kiri vardı.
Henüz verilmemiş,
yine de odanın havasını bozmuş bir şey.
Bana baktı.
Sanki ben konuşsam
her şeyi daha utanmadan söyleyecekmişim gibi.
Konuşmadım.
Benim işim konuşmak değil.
Ben saklarım.
Beklerim.
Dibe indiririm.
Sonra gazeteyi aldı.
Buruşturdu.
O kelime de gitti.
İstikrar.
Avucunda ezildi.
Kapıyı açtı.
Tam kapatmadı.
İçeri sokak girdi.
Egzoz.
Toz.
Uzak bir bağırış.
Demire çarpan bir şeyin sesi.
Bir çocuk kahkahası.
Birinin hızlı hızlı inip çıktığı merdiven.
Rüzgar geldi.
İçimdeki kuru dallar birbirine değdi.
Çok hafif.
Ama yerli yerinde.
Ben hala buradayım.
Masanın üstünde.
Ortada.
Ama süs değilim artık.
İçimde iki yamuk dal var.
Az su.
Bir miktar tortu.
Dışarıdan sızmış hava.
Zaten bir evi ayakta tutan şey
çoğu zaman güzellik değil.
Biraz kir.
Biraz sabır.
Biraz da kapının tam kapanmaması.
değil mi zaten.
