Öğle,
duvara çivilenmişti.
Saat yoktu.
Yine de her şey
bir saatin içindeymiş gibi
yoruluyordu.
Perdeyi araladım.
Dışarıda ışık değil,
fazlalık vardı.
Sokak,
kendi üstüne çok düşünmüş bir yüz gibi
gergindi.
Aşağı indim.
Merdivenler
bir yere bağlanmıyordu sanki.
Sadece aşağıya devam ediyordu.
İnsan bazen evinden çıkmaz;
yalnızca kendi biçiminden taşar.
Köşede bir çocuk vardı.
Elinde kırmızı bir ipin ucu.
Balon görünmüyordu.
Belki kopmuştu.
Belki çok yükselmişti.
Belki çocuk
çoktan gitmiş bir şeyi
usulen taşımaya devam ediyordu.
Bunu anladım
ya da anladığımı sandım.
Aynı şeydir çoğu zaman.
Meydana vardığımda
taşlar sıcaktı.
Bina soğuktu.
Camlar devlet gibiydi:
içeriği göstermeden
varlığını hissettiriyordu.
Kapıda birkaç kişi bekliyordu.
Ellerinde dosyalar,
dosyaların içinde başka eller,
başka bekleyişler,
başka eskimeler.
Ben de durdum.
Niçin durduğumu sormadım.
Sıraya giren herkesin
bir gerekçesi olmak zorunda değildir.
Bazen sıra,
gerekçenin yerine geçer.
İçeride bir masa vardı.
Masanın arkasında bir kadın.
Kadının yüzünde
alışkanlıkla silinmiş bir dikkat.
Bana baktı.
Bir şey sormadı önce.
Ben de cevap vermedim.
Sonra
kayıtlarda bulunmayan bir sesle
“Ne için?” dedi.
Bu soru
bir kapıdan çok
bir boşluk gibiydi.
Cebime baktım.
Bir düğme vardı.
Beyaz.
Yuvarlak.
Sessizliğin küçük madeni parası gibi.
Bir de katlanmış fişler.
İsim taşımayan,
yalnızca harcanmışlığı belgeleyen.
“Bilmiyorum,” dedim.
“Belki eksik bir şey için.”
Kadın başını kaldırmadı.
Kâğıda baktı.
Kâğıt ona baktı.
Aralarında bendim.
“Üçüncü kat,” dedi.
Binada üçüncü kat yoktu.
Ben yine de başımı salladım.
Çünkü cümleler
doğru oldukları için değil,
itiraz edilmeye değmedikleri için sürer.
Merdiveni çıktım.
İkinci katta
koridor ikiye ayrılıyordu.
Sağ tarafta kapı yoktu.
Sol tarafta da.
Yine de iki yöne de
aynı anda gidiliyormuş gibi bir hava vardı.
Pencere açıktı.
Dışarı baktım.
Karşıdaki ağaçta
bir ağaçkakan
gövdeye vuruyordu.
Sesi,
tahtaya değil,
zamandan içeride kalmış bir şeye değiyordu sanki.
Bir şeyin içi açılınca
hep biraz çocukluk çıkar sanırdım.
Oysa bazen yalnızca
saklanmış bir sıcaklık çıkar.
Aşağıda bir kağıt uçtu.
Kimse arkasından koşmadı.
İnsanların çoğu
kaybettikleri şeyin peşinden gitmiyor.
Sadece
kaybolmuş gibi yapmıyor.
Düğmeyi avucumda çevirdim.
Bir yere ait olduğu belliydi.
Nereye ait olduğu değil.
Kimi nesneler
insandan daha dürüst oluyor.
Kopuklar.
Ama kopuk olduklarını saklamıyorlar.
Birden
çocuk aklıma geldi.
İpin ucundaki kırmızı yokluk.
Belki bütün hayat buydu.
Bir şeyi taşımaya devam etmek,
o şey artık orada olmasa bile.
Koridorda
ayak sesi duydum.
Kimse geçmedi.
Bir kapı kapandı.
Kapı yoktu.
Aşağı indim.
Masanın arkasındaki kadın değişmişti
ya da yüzünün sabrı.
“Üçüncü katta bir şey yok,” dedim.
“Elbette,” dedi.
“Yokluk oradadır.”
Bunu gerçekten söyledi mi,
yoksa ben mi ekledim,
emin değilim.
Bazı cümleler duyulmaz.
Yalnızca insanda yerleşir.
Dışarı çıktım.
Gün biraz eğilmişti
ama sertliğini bırakmamıştı.
Meydanın kenarında
çocuk hala duruyordu.
İp hala elindeydi.
Bu kez başını kaldırmıştı.
Göğe değil,
sanki göğün yokluğuna bakıyordu.
Yanından geçtim.
Bir şey söylemedim.
Söylenecek her şey
fazla insan sesi taşıyordu.
Eve döndüm.
Oda beni beklememişti.
Masa yerindeydi.
Gömlek sandalyede.
Gölge, duvarda yarım.
Eksik düğmeyi o zaman gördüm.
Daha doğrusu
görmedim de
yerini fark ettim.
Avucumdaki beyaz yuvarlağı
masaya bıraktım.
Uzun süre baktım.
Bir nesnenin
kendi suskunluğuyla
bir insanı bu kadar açık etmesi
ayıp sayılmalıydı.
Pencereyi açtım.
Hava girmedi.
Sadece uzaktan,
ağaçkakanın
orada kalacakmış gibi
duran sesi geldi.
O an şunu düşündüm:
Belki de insan
mutsuz olduğu için değil,
yerine dikilemediği için kararıyor.
Bir kumaşta açılmış küçük beyaz boşluk.
Bir cümlenin ortasında
anlamsız görünmesine rağmen
bütün anlamı taşıyan sessiz harf.
Bir ipin ucunda
görünmeyen kırmızı.
Gece yavaşça içeri doldu.
Masa, düğme, gömlek, ben.
Dördümüz de
aynı ölçüde eksik,
aynı ölçüde resmi,
aynı ölçüde geçiciydik.
Sonra lambayı yakmadım.
Şeyler karanlıkta daha az kaybolur.
