Close
Kuşatma

Kuşatma

Şehrin üzerinde günlerdir aynı ses dolaşıyordu. Ne tam siren, ne tam rüzgar, ne tam da dua. Bir şey havada asılı kalmıştı; insanı yerinden kaldırmayan ama oturduğu sandalyeyi de kendisine ait hissettirmeyen türden bir şey. Sokaklar açıktı, dükkânlar yarım ağızla çalışıyordu, fırınlardan yine ekmek çıkıyordu, çocuklar ara sokaklarda yine topa ayağını uzatıyordu belki, ama herkes aynı kusurlu cümlenin içinde yürüyordu: bugün olmazsa yarın.

O da bunu biliyordu. Haklı olmaktan yorulmuştu. Haklı olmak, son günlerde, çok saçma bir lükse benzemeye başlamıştı ona. Bir insanın haksız yere korkutuluyor olması, korkusunu daha hafif yapmıyordu. Göğsünün içinde büyüyen şey bir fikir değildi artık. Bir hayvan gibi yerleşmişti içine. Gece olunca kaburgalarının arasını kokluyor, sabaha doğru biraz geri çekiliyor, öğlene varmadan yeniden dişlerini gösteriyordu.

Evde kendisiyle birlikte bir tek kedi vardı. Adı Gri’ydi ama rengi gri değildi; kirli beyaza çalan, yaşlı çamaşır gibi mat bir renkteydi. Savaş kelimesini bilmiyordu. Harita bilmiyordu. Haklı tarafı bilmiyordu. Yalnızca titreşimi biliyordu. Cam hafifçe zangırdadığında yatağın altına girmeyi, mutfaktan gelen metal sesi sertleştiğinde kulaklarını geri yatırmayı, sahibinin geceleri sebepsiz yere çantaları açıp kapadığını görüp kapı eşiklerinde beklemeyi biliyordu. İnsanların tarih dediği şey, kediler için yalnızca bir gürültü dizisiydi.

Adam son üç gecedir uyumuyordu. Uyursa karar veremeyeceğini sanıyordu. Karar vermek için uyanık kalmak gerektiğini, uyanık kalmanın da insanı bozduğunu ilk kez bu kadar açık anlamıştı. Masanın üstünde pasaport, iki gömlek, eski bir aile fotoğrafı, bir kutu ilaç, biraz para, telefon şarj aleti, kedinin aşı kağıtları, bir de ne işe yarayacağını bilmediği küçük bir tornavida duruyordu. İnsan evden çıkarken gereksiz şeylere de el uzatıyordu. Belki bu, eve dönme ihtimalini nesneler üzerinden saklamanın yoluydu. İnsan evini yanında taşıyamayınca saçma şeyleri yanında taşır.

Pencereye gidip perdeyi araladı. Karşı apartmanın üçüncü katında yaşlı kadın yine lambayı söndürmemişti. Alt katta iki kardeş kavga ediyor gibiydi; sesler boğuk geliyordu ama ritmi belliydi. Hayat, ölmekten vazgeçmemişti. Buna sinirlendi. Sonra bu sinirden utandı. Çünkü şehir bütünüyle susmuş olsaydı, o zaman gerçekten son gelmiş olurdu. Demek ki insan, felaket günlerinde bile başkalarının çamaşır asmasına, çocuk azarlamasına, çay koymasına muhtaç kalıyordu. Dünyanın tam yıkılmadığını anlamak için küçük, bayağı işaretlere ihtiyaç duyuyordu.

Telefonuna art arda mesajlar düşüyordu. Kimi “bekle” diyordu, kimi “hemen çık”, kimi “sınırda yığılma var”, kimi “abartılıyor”, kimi “iki güne diner”. Herkesin sesi kendinden emindi; yalnızca kendi kalbi yalpalıyordu. Bir ülkenin dağılmaya yüz tuttuğu anlarda en bol bulunan şey, birbirine zıt kesinliklerdi. O ise kesinlik istemiyordu artık. Sadece bir yol istiyordu. Kedisiyle birlikte geçebileceği bir kapı. Arkasında utanç bırakmadan, önünde mezar açılmadan geçebileceği bir kapı.

Mutfakta musluğu açtı. Su ince bir sinir gibi aktı. Gri gelmiş, bacağına sürtünüyordu. Eğilip onu kucağına aldı. Kedi itiraz etmedi. Bu, kötüydü. Kediler ancak ciddi şeyleri anladıklarında sessizleşir. Başını adamın çenesine yasladı. Adam o anda ağlamadı. Ağlamak için çok kuru bir yerdi artık içi. İnsan bazen öyle korkar ki gözleri bile görevini unutur.

Birazdan çıkacağız,” dedi alçak sesle.

Bunu ilk kez yüksek sesle söylemiş oldu. Söylenen şeylerin şekli değişir. İçeride dolaşan bir düşünce, ağızdan çıktı mı kaderin yanına oturur. Gri gözlerini kırptı. Cevap yerine geçen en eski hareketlerden biriydi bu.

Gece iyice çökmüştü. Elektrikler iki kez gidip geldi. Her kararma anında ev, eşya olmaktan çıkıp mezara benzedi. Sonra ışık yeniden gelince, sandalyeler yeniden sandalye, duvar yeniden duvar oldu. Adam o küçük geçişlerde aklını kaybedecek gibi oldu. Bir şeyin varlığına bu kadar az güvenmek, insanı dinsiz değil, maddesiz yapıyordu. Elini masaya koydu; parmaklarının altında tahtanın sertliğini hissetmek istedi. Hala dünyada olduğuna dair bir delil gibi.

Çantayı kapattı. Kedi taşıma çantasını kapının yanına bıraktı. Gri önce uzaktan baktı, sonra sessizce içine girdi. Adam bunu görünce kalbine ansızın, çok tuhaf, neredeyse suç gibi bir umut saplandı. Demek ki bazen en zor şeyler kendiliğinden olabiliyordu. Demek ki dünya bütünüyle düşman kesilmemişti.

Merdivenleri inerken her basamak ona kendi sesini fazla duyurdu. Aşağı katta bir kapı aralandı, sonra hemen kapandı. Kimse kimseye soru sormuyordu artık. Böyle zamanlarda merak da korku gibi kabuğuna çekilir. Sokağa çıktığında gece soğuk değildi ama hava çıplaktı. Gökyüzü, üzerinde hiçbir bağışlama taşımayan siyah bir metal levha gibiydi. Uzakta bir yerde vurulmuş bir şeyin sesi duyuldu; ne olduğu anlaşılmadı. Bir araba alarmı kısa bir süre öttü, sonra sustu. Sanki şehir, her gürültüden sonra kendi nabzını yokluyordu.

Yürümeye başladı. Bir taksi bulursa binecekti, bulamazsa ana caddeye kadar taşıyacaktı çantayı. Kedi hafif değildi. Korku da hafif değildi. İnsan ikisini birden taşırken omzu başka birine aitmiş gibi hissediyor. Mahallenin köşesinde ekmek dükkanının önünden geçti. Kepenk yarı açıktı. İçeride un tozu gibi bir ışık vardı. Dükkan sahibi kapının önüne sigara içmeye çıkmış, onu görünce bakıp hiçbir şey dememişti. Adam o bakışta ne yargı gördü ne teselli. Sadece tanıklık gördü. Bazen insanı ayakta tutan şey bu oluyor; biri seni durdurmadan görmüş olsun.

Caddeye vardığında birkaç kişi daha aynı yönde yürüyordu. Ellerinde bavullar, çocuklar, plastik torbalar, evrak dosyaları. Kimsenin yüzünde kahramanlık yoktu. Bu hoşuna gitti. Kahramanlık temiz bir yalandır, diye düşündü. Asıl olan budur belki de; terlemiş ense, aceleyle toplanmış hayat, uykusuzluk, suskunluk, bir de utanmadan devam eden nabız. Haklı olan taraf, çoğu zaman en vakur duran değil; korkudan midesi bulanırken bile kedisinin mamasını yanına almayı unutmayan taraftı.

Bir minibüs durdu sonunda. İçerisi doluya yakındı. Şoför “bir kişi daha” dedi, sonra taşıma çantasını görünce yüzünü buruşturdu. Adam, kediyi bırakmayacağını öyle sert bir gözle anlattı ki şoför omuz silkerek yol verdi. O an anladı: bazı cümleler kurulmadan da söylenir. Minibüs hareket etti. Cam kenarına oturdu. Gri çantanın içinde tek bir kez miyavladı, sonra sustu. Adam avuç içini çantanın fileli kısmına dayadı. İçeriden küçük, sıcak bir baş o ele yaslandı.

Şehir geride kalırken, bina gölgeleri birbirine karıştı. İnsan kendi hayatına uzaktan bakınca onun ne kadar kolay silinebilir olduğunu görüyordu. Oysa o hayatın içinde aylarca bir fincanın yerini değiştirmemiş, yıllarca aynı sokaktan geçmiş, belli günlerde aynı ağacı selamlamıştı. Şimdi hepsi bir anda, bir akşam yanlış yerde bırakılmış eşyalar gibi görünüyordu. Buna rağmen, tuhaf biçimde, içindeki panik biraz gevşedi. Çünkü hareket eden araçlarda korku başka bir şekle girer; yerini tam umuda bırakmaz ama donuk bir bekleyişe çevirir. İnsan, yolda olduğu sürece bütünüyle mahkûm sayılmaz.

Şafak sökmeye yakın bir kontrol noktasında indiler. Sonrası yürünecekti. Gökyüzü siyahlığını kaybediyor, kurşuni bir sabaha dönüyordu. Ufuk çizgisinin orada, henüz tam doğmamış ışığın altında, uzun bir insan kuyruğu görünüyordu. Adam derin bir nefes aldı. Bu, kurtuluş manzarası değildi. Güzel de değildi. Yorgun, kirli, belirsizdi. Ama kapalı değildi

Gri çantanın içinde kıpırdandı. Adam fermuarı biraz araladı. Kedi burnunu dışarı uzattı, havayı kokladı, sonra gözlerini kısıp ona baktı. O bakışta bir hüküm yoktu. Sitem de yoktu. Yalnızca şu vardı: hala buradayız.

Adam ilk kez buna tutundu. Büyük laflara değil. Vatana, tarihe, intikama, adalete değil. Onlar sonra düşünülebilirdi belki. Şimdi yalnızca bunu düşündü: hala buradayız. Ayakta. Sırada. Sabahın eşiğinde. Arkasında kapanmamış bir şehir, önünde açılıp açılmayacağı belli olmayan bir kapı. Ama kapılar, bazen, tam insan vazgeçecekken aralanır.

Kuyruğa girdi. Omzundaki çantayı düzeltti. Elini taşıma çantasının üzerine koydu. Uzakta, çok uzakta, yine bir ses oldu; kimse başını çevirmedi. Sabah biraz daha açıldı. İnsanların yüzleri tek tek görünür oldu. Kimse gülmüyordu, ama hiç kimse yere de çökmüyordu.

Bu kadarı, o an için, yenilgi sayılmazdı.

 

Close