Merkez dediğin şey haritada durmaz; boğazda durur. Kimin nefesinin olağan, kimin nefesinin kriz sayılacağına karar veren yerdir orası. İran açmazı da burada başlar. Washington’un temiz masalarında, beyaz kağıtların üzerinde, sözümona güvenlik kelimesinin altına gizlenmiş o eski emperyal iştahta.
İran bir ülke olarak değil, hizaya girmemiş bir beden olarak okunabilir; yamulmamış, eğilmemiş, satın alınmamış bir beden. Bu yüzden de her defasında yeniden cezalandırılır.
Amerika’nın dünyaya sunduğu düzen, düzen değil; merkezi sermayenin askeri kılıfıdır. “Önce piyasayı aç” der. Açmazsan seni kapatır. “Kaynaklarını dolaşıma sok” der. Sokmazsan damarlarını keser. “Devlet aklını bizim güvenlik mimarimize bağla” der. Bağlamazsan seni tehdit ilan eder. Sonra bütün bu zorbalığı uluslararası toplum diye paketler; oysa auluslararası toplum dedikleri şey çoğu zaman birkaç zengin ülkenin ortak sinir sistemidir. Biri kaşınır, öteki bomba hazırlar, üçüncüsü haber dili üretir.
İran’a yapılan da budur. Bir ülkenin kendi egemenlik alanını koruma refleksi, merkezin gözünde derhal patolojiye çevrilmiştir; çünkü emperyal akıl, çevrenin kendi çıkarını bile merkezin sözlüğüyle ifade etmesini ister. Aç kalırken reform desin, kuşatılırken uyum desin, diz çökerken normalleşme desin. İran bu kelimeleri reddettiği ölçüde şeytanlaştırıldı.
Yaptırım dedikleri şey diplomasi değildir; sınıf savaşının uluslararası formudur.
Bir halkın ilacına, parasına, ticaretine, ekmeğine, teknolojisine, geleceğine el koyarsın; sonra o toplumun sertleşmesini barbarlık diye anlatırsın. Mekanizma bu kadar kirlidir. Önce boğazı sıkılan bir ülke yaratılır, sonra o ülkenin sesi kısık çıktığı için ona medeniyet dersi verilir.
Açık şiddeti yalnızca bomba sanıyorlar; değil.
Banka sistemiyle de vurursun.
Sigorta ambargosuyla da vurursun.
Limanla, para transferiyle, ithalat kalemiyle, kredi notuyla, haber manşetiyle de vurursun.
Kapitalizm silahı yalnızca namludan çıkarmaz; bazen bir ödeme kanalından çıkarır.
İran tam bu yüzden yalnızca İran değildir. Merkez için kötü örnektir. Bağımlılık zincirinin mutlak olmadığını hatırlatan bir arızadır. Dünya-sisteminin kenarında kendi damarını açmaya çalışan, kendi bölgesel aklını kuran, kendi güvenlik mimarisini merkezden izin almadan inşa eden bir aktördür. Amerikan rüyasını kabusa çeviren de budur. Nükleer mesele, insan hakları söylemi, demokrasi ambalajı; bunların hepsi değiştirilebilir başlıklardır.
İtaat etmeyen egemenlik cezalandırılır.
Burada İran’ı masum bir melek gibi parlatmaya da gerek yok. Devlet dediğin yapı zaten kendi içinde sertlik taşır, kendi sınıfsal çelişkilerini üretir, kendi toplumunu yer yer ezer, bastırır, hizalar. Mesele şu ki, bir ülkenin iç çelişkilerini emperyal müdahalenin bahanesi haline getirmek, o çelişkileri çözmez; çürütür. Dış baskı arttıkça içerideki güvenlik devleti güçlenir. Kuşatma sertleştikçe toplumun nefes alan alanları daralır.
Amerika bunu bilir. Zaten mesele çözmek değildir; yönetilebilir yara üretmektir.
Emperyalizm tam da böyle çalışır.
Yarayı açar, sonra pansuman şirketini yollar. Krizi üretir, sonra istikrar satar.
Bir ülkeyi boğar, sonra nefes cihazının fiyatını konuşur.
İran’a karşı kurulan dilde de bu mekanizma işler: önce tehdit, sonra müdahale, sonra yeniden inşa, sonra pazar. Her şey sonunda sermayenin dolaşımına bağlanır. Kan bile dolaşım kalemidir burada; yeter ki doğru şirketlerin bilançosuna aksın.
Amerika karşıtlığı burada ham bir öfke değil; analitik bir zorunluluktur. Çünkü bu düzenin merkezinde Amerikan hegemonyası duruyor. Askerî üsleriyle, dolar sistemiyle, yaptırım rejimiyle, medya-endüstri kompleksiyle, düşünce kuruluşlarıyla, akademik meşrulaştırma diliyle… Bir ülkeye saldırmadan önce onu kavramsal olarak öldürüyorlar. “Rejim” diyorlar mesela. Devlet demiyorlar. Toplum demiyorlar. Tarih demiyorlar. Rejim deyince gerisi kolaylaşıyor; insan siliniyor, hedef kalıyor.
İran tarafında durmak, her kararı alkışlamak anlamına gelmez. Bu kadar ucuz değil mesele. İran tarafında durmak, emperyal merkezin boğma hakkını reddetmektir. Bir halkın kaderinin Washington’da, Pentagon’un haritalarında, petrol lobilerinin karanlık toplantılarında, İsrail güvenlik aklının bölgesel paranoyasında belirlenmesine karşı durmaktır.
Egemenlik denen şeyin yalnızca zengin ülkelere tanınan bir ayrıcalık olmadığını söylemektir.
Çünkü asıl soru şudur: Kim tehdit? Kendi sınırlarının etrafında savunma mimarisi kuran İran mı, yoksa dünyanın her yerine üs diken, rejim deviren, pazar açan, petrol kokusu aldığı yerde demokrasi kelimesini keskinleştiren Amerika mı?
Kim istikrarsızlık üretiyor? Kuşatılan mı, kuşatan mı?
Kim saldırgan? Nefes almak için direnen mi, yoksa o nefesi ölçüp biçip ruhsatlandırmak isteyen mi?
İran meselesi bu yüzden temiz cümlelerle anlatılamaz. Çünkü temiz cümleler çoğu zaman kirli düzenlerin ütüsüdür. Burada ütülenecek bir şey yok; ortada merkezî sermayenin, askerî hegemonyanın, ideolojik aygıtların ve medya makinesinin birlikte işlediği bir kuşatma var. Bir ülke yıllardır normalleşme kisvesi altında teslimiyete çağrılıyor. Normal diye salık verilen şey ise kaynaklarını aç, bölgesel iddianı küçült, güvenlik refleksini buda, tarihini unut, Batı’nın çizdiği sınır içinde uslu bir çevre ülkesi olarak kal.
İran bunu yapmadığı için hedefte. Bütün hikâye bu kadar çıplak ve bu çıplaklık rahatsız ediyor; zira merkezin en büyük korkusu, çevrenin yalnızca ağlayan değil, cevap veren bir özne haline gelmesidir.
Cevap veren sevilmez.
Eğilmeyen çirkinleştirilir.
Direnen karartılır.
Dünya düzeni İran’a bakınca kendi kabusunu görüyor; satın alınamayan, tam çözülemeyen, bütün kusurlarına rağmen teslim alınamayan bir siyasal beden. Bu yüzden İran meselesi yalnızca İran meselesi değil; emperyal merkezin kimleri insan, kimleri sorun saydığı meselesidir.
Ve bugün bu savaşta tarafsızlık, çoğu zaman güçlünün dilini daha düşük sesle tekrarlamaktan başka bir şey değildir.
