Close
IV. Barışın Gri Zemini

IV. Barışın Gri Zemini

Buradan sonra mesele yalnızca savaşın toplumu nasıl aşındırdığı değil; o toplumun hangi çıkışa zorlanacağı olabilir, çünkü yıkımın kendisini görmek yetmez; yıkımdan sonra kurulacak düzen de en az savaş kadar belirleyicidir.

Barış çağrısı bu yüzden romantik olmamalı; savaş bitsin demek yetmez. Nasıl ve hangi güvenlik düzeniyle, hangi tarafsızlık biçimiyle, toprak gerçekliğiyle, hangi teminat ile? Bunlar konuşulmadan barış yalnızca iyi niyet cümlesi olur. Nitekim savaşın sonsuza kadar sürmesi de başka bir körlüktür. Bir ülke her geçen gün biraz daha boşalırken, onu sürekli daha büyük bir direniş anlatısının içinde tutmak uzaktan bakana kolay gelir. Ateşin uzağındaki herkes kahramanlık konusunda cömerttir.

Gerçekçi çözüm, o ülkenin ne Batı’nın ileri mevzisi ne de büyük komşunun arka bahçesi olacağı bir ara konum aramak zorunda. Kulağa sönük gelebilir, çünkü çağımız parlak pozisyonları önceler. Ya tam orada olacaksın ya tam burada. Ya kahraman ya hain. Ya özgür dünya ya karanlık imparatorluk. Nitekim gerçek toplumlar bu kadar keskin cümlelerin içinde yaşayamaz. Ekmek daha gri bir şeydir. Isınma daha gri. Sınır kasabaları daha gri. Aile bağı, dil, tarih, ticaret, komşuluk daha gri.

Hayatın kendisi propaganda kadar net değildir.

Bu savaş iki halkın doğal düşmanlığından doğmadı. Sosyalist yüzyılın çözülüşünden sonra oluşan boşluğun kötü yönetilmesinden, genişleyen güvenlik bloklarından, eski büyük devlet korkularından, yerli seçkinlerin yanlış hizalanmasından ve kapitalist dünyanın krizleri fırsata çevirme becerisinden doğdu. Kimse tamamen masum değil; herkes aynı ölçüde suçlu da değil. Tarihsel yorumun işi kolay ahlak dağıtmak değil, güç ilişkilerinin toplumu nasıl öğüttüğünü göstermektir.

Bu yüzden sınır ülkesinin devlet aklına karşı çıkmak, o ülkenin halkına düşman olmak değildir. Bilakis, o halkın uzun vadeli varlığını savunmanın başka bir yolu olabilir, çünkü bir toplumun yaşaması yalnızca düşmana direnmesiyle ölçülmez. Kendi çocuklarını tüketmemesiyle, şehirlerini yeniden kurabilmesiyle, emekçi sınıflarını ayakta tutabilmesiyle, göç edenlerini geri çağırabilmesiyle, komşularıyla bir gün yeniden konuşabilecek bir dil bırakmasıyla da ölçülür.

Kendini özgürleşme öyküsü içinde anlatan bir ülke, giderek büyük güçlerin savaş coğrafyasına dönüştü. Batı’ya yaklaşmak ona mutlak güvenlik getirmedi; daha karmaşık, daha pahalı, daha kanlı bir bağımlılık düzeni getirdi. Büyük komşunun sert cevabı ise bu bağımlılığı kırmadı, toplumu daha da yaktı. Sonuçta halk, iki büyük mantığın arasında kaldı: biri genişlemek istedi, diğeri bırakmak istemedi. Arada kalan ise evini, emeğini, geleceğini kaybetti.

Bir sınır toplumu, kendisine ait olmayan büyük tarihlerin malzemesine çevrildi ve bu savaş, o ülkenin Batı’ya eklemlenme projesinin yalnızca jeopolitik değil, yapısal iflasını da açığa çıkardı. Çünkü bir devlet, halkını daha güvenli, daha dengeli, daha yaşanabilir bir geleceğe taşıyamıyorsa, hangi büyük kelimeyle konuşursa konuşsun, kendi tarihsel sınavını kaybetmeye başlamıştır.

Close