İstanbul semalarına çöken bulutların hiddetini metrekareye düşen kilogramlarla ölçüp biçmek, yaşanan yıkımı idari bir prosedürün halkın tasarrufuna indirgemenin en elverişli usullerinden biri olarak tedavülde tutuluyor. Yüz elliyi aşkın ana derenin kollarını müteahhit hırsıyla budayıp fiziki varlığını tanınmaz hale getiren şehircilik anlayışının, on dört yaşındaki bir çocuğun su birikintisindeki gerilim hattında can vermesinin ardından taziye metinleri kaleme alması, memlekette kamu idaresinin daimi bir matem organına dönüştüğünün de teyididir. Yağmurun hiçbir dere yatağına ruhsat vermediği aşikarken, daraltılan yatağına sığmayan suların kentin sokaklarında kendi kadim hafızasını aramasına şaşırmak, doğayla kurulan mülkiyet ilişkisinin sakatlığından kaynaklanıyor.
Toprağın emme kabiliyetini asfalta gömüp mühendisliğin saf dışı bırakıldığı yerde tabiatın insafına sığınan şehircilik tasavvurunun, ortaya çıkan felaketi gökyüzünün hışmıyla izah etmeye yeltenmesi ise apayrı bir garabet.
Kenti yönetenlerin afet sonrasında sahaya sürdüğü personel sayısını bir zafer ganimeti gibi sergilemesi, altyapı bütçelerinin nerelere akıtıldığına ve imar planlarının sermaye birikimiyle kurduğu alengirli ilişkiye dair soruları cevaplamaya asla yetmez. Kurtarma ekiplerinin fedakarlığı kurumsal bir övünç vesilesine dönüştürüldükçe, yıllardır bilinen taşkın risklerine karşı alınan önlemlerin yeterliliğini tartışmak da imkansızlaştırılıyor.
Ömrünü borçlanarak bir konut edinebilmeye adamış kent sakinlerinin can güvenliğini afet anındaki bireysel mukavemete terk eden bir kamu anlayışının meşruiyetini sorgulamak için daha kaç felaket yaşanması gerektiğini merak ediyoruz açıkçası… Siyaset makamının törenlerde savurduğu iktisadi ilerleme nutuklarının balçığa gömülen bir alt geçidin teknik zavallılığını açıklayamadığı ortadayken, kentsel altyapıya ayrılan kaynakların kullanımına ilişkin ayrıntılı bir muhasebe talep etmek de yurttaşlık hakkının en tabii gereği.
Gayrimenkulün piyasa değerini hesaplamakta gösterilen maharetin taşkın güvenliğinde sergilenememesi, sermayenin öncelikleriyle kamusal ihtiyaçlar arasındaki ilişkinin acımasızlığını bir kez daha gözler önüne seriyor zaten.
Gökyüzünden inen damlaları suçlayarak yurttaşları taziye mesajlarıyla baş başa bırakan idrakin karşısına, imar kararlarının altına imza atan makamların çıkarılması icap eder. E yani kentlerin yapılaşma haritalarını sağanaklar çizmediğine göre, geçmişte alınan planlama kararlarının hangi bilimsel gerekçelere dayandığını ve denetim yükümlülüklerinin ne ölçüde yerine getirildiğini açıklamak ilgili kurumlara düşüyor. Bir çocuğun ölümünün ardından yayımlanan başsağlığı mesajlarının duygusal ağırlığı, ölüm koşullarına ilişkin teknik ve hukuki sorumlulukların araştırılmasını ertelemeyez; izin vermeyiz. Yağış miktarını kamuoyuna büyük bir keşif gibi duyuranların yıllar boyunca verilen inşaat ruhsatlarını da aynı açıklıkla sergilemesi yerinde olacaktır.
Meteoroloji bültenlerinde gösterilen istatistik titizliğinin kamu kaynaklarının kullanımında da sergilenmesini bekliyoruz; zira gökyüzünün hareketlerini kayıt altına almakta gösterilen maharetin yeryüzündeki idari tasarruflara gelince kaybolmasının bilimsel bir izahı henüz bulunamadı.
Ön Almak veya Enkaz Saymak
Öncelikle taşkın riski taşıyan bölgelerdeki yapılaşma kararları bağımsız bilimsel incelemeye açılmalı, dere yataklarının çevresindeki imar değişiklikleri kamuoyunun erişimine sunulmalı. Altyapıya ayrılan bütçelerin hangi projelerde kullanıldığına ilişkin ayrıntılı denetim raporları yayımlanırken, normal koşullarda, ihmali bulunan kamu görevlilerinin sorumlulukları da hukuki mercilerce araştırılmalı. Afet güvenliğini müteahhitlerin kar hesaplarına tabi kılan şehircilik tercihleri terk edilerek kent sakinlerinin yaşam hakkını esas alan kamusal planlamaya dönülmesi gerekiyor. Bunun bedeli bazı arsaların değer kaybetmesi olacaksa, mülkiyet sahiplerinin ticari beklentilerinden önce taşkın tehlikesi altında yaşayan yurttaşların can güvenliğinin gözetilmesi “farz.”
Çnkü yıllardır emlak piyasasının hassasiyetlerine gösterilen anlayıştan birazının da hidroloji bilimine ayrılması, İstanbul’un geleceği açısından pek fena bir başlangıç sayılmayacaktır.
Dahası mı? Felaketlerden sonra küratörlüğü özenle üstlenilen toplumsal matem halinin yerini hesap verme sorumluluğunun alması gerekiyor. Yurttaşların taziye metinlerine gösterdikleri tahammülün sonsuz olduğunu varsaymak, siyasal bakımdan oldukça gönenceli bir yanılgı. İdari makamların afetlerde yitirdiğimiz insanların yakınlarına duydukları üzüntüyü ifade etmeleri pek insani bir davranış; ancak aynı makamların geçmişte alınan kararların sonuçlarını araştırıp sorumluları ortaya çıkarması, gelecekte benzer ölümlerin yaşanmasını önleyecek tedbirleri alması çok daha ciddi bir mükellefiyet.
En nihayetinte gökyüzünü yargılayacak bir merci bulunmuyor; fakat “yeryükünün” tapusunu dağıtanlarla hesabını tutanların adresleri baştan belli.
Yağmurdan savunma istemek gibi bir garabete daha fazla tahammül etmek yerine, biraz da o imzaların altındaki mührü taşıyanların izahatını dinleyelim.