Kasabaya gelen tren istasyona yanaşmadı; istasyon, trenin altına usulca süründü. Rayların arasından limon kabukları fışkırdı, kabukların içinden siyah sinekler çıktı, sinekler havada aynı cümleyi yazdı:
“Adını almadan dönme.”
Yolcu mor bavulunu yere indirdi. Bavul ağırdı, içinde kıyafet yoktu; burulmuş bir gülüş, üç kurutulmuş özür, beyaz tülbente sarılmış bir yumruk, dibi tutmuş bir çocukluk kokusu ve kimin yaptığı unutulmuş bir ayıp vardı.
Kasabanın yol ağzındaki nişanesinde isim yazmıyordu. Nişanenin ortasında iğne saplanmış bir limon resmi duruyordu. İğnenin ucunda küçük bir kağıt sallanıyordu. Yolcu kağıdı aldı. Üzerinde kendi el yazısıyla şunlar yazıyordu:
“Saat on üçte Limon Katedrali. Teneke Rahip adını iade edecek. Bavulunu getir. Bavul itiraz ederse inanma.”
Yolcu yazıyı tanıdı ama hatırlamadı. Bu kasabada her şey böyleydi; insan tanıyor ama hatırlamıyor, hatırlasa da kabul etmiyor, kabul etse de hemen ardından kendini bir dolaba kilitleyip dolabın kulbunu yutuyordu.
İstasyon çıkışında gazoz kapaklı meczup bekliyordu. Başında yamuk melon şapka, elinde gazoz kapağından yapılmış bir pusula vardı. Pusulanın ibresi kuzeyi göstermiyor, yolcunun göğsündeki en eski sıkıntıyı işaret ediyordu.
— Geç kaldınız, dedi meczup.
— Tren şimdi geldi, dedi yolcu.
Meczup pusulayı kulağına götürdü, kapağın içinden bir tebessüm aktı:
— Trenler burada geç kalmaz. Yolcular erken çürür.
Yolcu bavulunu çekti. Bavul tekerlekleriyle zemini kazıyor, kazıdıkça alttan eski gülümsemeler çıkıyordu. Gülümsemeler canlıydı ama neşeli değildi; daha çok mezarlıktan dönmüş palyaçoların boğazına sıkışmış seslere benziyorlardı.
— Beni kim çağırdı? diye sordu yolcu.
Meczup gazoz pusulasına baktı:
— Siz çağırdınız. Yıllar önce. Adınızı burada bırakırken. ‘Bir gün dayanamazsam beni geri çağır’ dediniz. Sonra dayandınız. En kötüsü de bu ya; İnsan kimi zaman mahvolmaz, sadece dayanır. Dayanmak, terbiyeli bir yok oluş biçimidir.
Kasabanın içinden geçtiler. Sokaklar düz değildi; her biri başka bir pişmanlığın belinden kıvrılıyordu. Dükkanların vitrinlerinde ekmek, kumaş, oyuncak yerine eski kararlar satılıyordu. Bir vitrinde cilalı günahkar, hatasını parfümlüyor; bir başka vitrinde şekerli münafık, küçük kavanozlara merhamet doldurup üstüne ev yapımı etiketi yapıştırıyordu.
Manavın önünde mandal şehzadesi çamaşır ipinden sallanıyor, gelip geçenlere saltanatını gösteriyordu:
— Ben sıkıştırdığım kadar hükmederim, diyordu. Sarkan her şey vatandır.
Limon Katedrali kasabanın sonunda değildi. Kasabanın tam ortasındaydı ama kimse ona ortada demiyordu. Katedral nerede durursa dursun, insanın en yan tarafına denk geliyordu. Bina sarı taştan yapılmıştı. Taşlar güneşte parlamıyor, ekşiyordu. Kulelerinde çan yoktu; büyük çaydanlıklar asılıydı. Rüzgar estikçe çaydanlıklar inliyor, kasabaya kaynamış dedikodular yayıyordu.
Girişte sakızdan soytarı bekliyordu. Gülüşü ağzına sığmıyordu. Gülüşünü iki yana katlayıp yanaklarına iğnelemişti. Üzerinde pembe pullu ceket, ceketinin cebinde küçük bir mezar taşı vardı. Taşın üstünde şu yazıyordu:
Burada ciddiyet yatıyor. Fazla yaşamadı.
Soytarı, yolcunun bavuluna eğildi:
— Bu hala konuşuyor mu?
Yolcu bavula baktı. Bavulun kilidi hafifçe oynadı.
— Beni açma, dedi bavul. İçimdeki şeylerin çoğu senden eski. Bazıları senden haklı.
Soytarı kahkaha attı. Kahkahası yere düşüp bordo bir solucana dönüştü.
— Haklılık en komik hastalıktır, dedi. Özellikle de bavulda taşınınca.
Katedralin içi, dışından büyük değildi; daha derindi. Duvarlar yükselmiyor, aşağı doğru iniyordu. Tavanda dev bir limon kabuğu dönüyor, her dönüşünde sarı ışık damlatıyordu. Işık yere düşünce küçük rahibeler doğuyor, doğar doğmaz pudra morguna doğru koşuyordu.
Ortada uzun bir masa vardı. Masanın başında Teneke Rahip duruyordu. Gövdesi dövülmüş bir günah gibi çukurluydu. Başında yaldızlı bir süzgeç, boynunda üç paslı anahtar, elinde minik bir çekiç vardı. Yüzü yoktu. Yüz yerine cilalı bir boşluk taşıyordu. Boşluğun içinde ara sıra bir ağız beliriyor, bir şey söylemeye kalkıyor, sonra kendi fikrinden iğrenip kayboluyordu.
Masanın sağında kavanoz prensesi oturuyordu. Cam tacının içinde bir sinek dolaşıyordu. Sinek küçük değildi artık; kendine saray kuracak kadar büyümüş, vızıldamasını emir kipine çevirmişti. Prenses, yolcuya bakınca tacın içindeki sinek sustu.
— Geldin, dedi prenses.
— Beni tanıyor musunuz? diye sordu yolcu.
Prensesin gözlerinde eski bir vitrinin soğukluğu vardı.
— Burada herkes birbirini tanır; çünkü herkes birbirinin sakladığı şeye benzer.
Teneke Rahip çekiçle masaya vurdu. Çekiç, vurduktan sonra masadan özür diledi. Masa özürlerden yapılmıştı zaten; yeni özrü nazikçe içine çekti.
— Yolcu, dedi rahip. Adını almak için geldin. Ama prosedür var.
— Adımı istiyorum, dedi yolcu.
Rahip parmaklarını kaldırdı.
— Adlar bedava verilmez. Özellikle terk edilmiş adlar. Sen adını buraya bıraktığında karşılığında üç şey aldın. Birincisi, unutma izni. İkincisi, ayıpsız görünme cilası. Üçüncüsü, kendinden biraz daha az rahatsız olma hakkı.
Katedraldeki kalabalık mırıldandı. Sabun baronu kirden yapılmış anayasasını kapattı. Düğme mübaşiri iliğini yokladı. Mandal şehzadesi ipinde bir kez daha sallandı. Sakızdan soytarı gülüşünü iki eliyle tuttu.
— Bunları geri vereceksin, dedi Teneke Rahip. Sonra adını alacaksın.
— Bunları nereden bulacağım? diye sordu yolcu.
Rahip bavulu gösterdi.
— Orada.
Bavul masanın üzerinde titredi.
— Yalan, dedi bavul. Ben yalnızca eşya taşırım. İnsan taşıyan sizlersiniz.
Kavanoz prensesi başını eğdi.
— Bavul doğru söylüyor ama eksik söylüyor. Eşyalar bazen insanın inkar ettiği şeylerin kılığıdır.
Rahip çekiçle ikinci kez vurdu.
— Birinci perde: Unutma izninin iadesi.
Pudra morgundan dört görevli çıktı. Yüzleri pudrayla kaplıydı, pudranın altında yüz yoktu; yüzsüzlüğün kibarlaştırılmış hali vardı. Ellerinde sargılar taşıyorlardı. Sargılara kurutulmuş gözyaşları dikilmişti.
Yolcu bavulu açtı. İçinden önce kırık bir gülüş çıktı. Gülüş iki parçaya ayrılmıştı. Bir parçası çocuk sesiyle gülüyor, öbür parçası yetişkin nezaketiyle özür diliyordu. İki parça birbirine bakmıyor, aynı ağızdan çıktıklarına inanmıyordu.
Yolcu gülüşü eline aldı. O anda katedralin duvarları değişti. Duvarlarda eski bir oda belirdi. Masanın altında saklanan küçük bir ayakkabı, pencere önünde sararmış bir perde, duvarda yamuk asılmış bir aile fotoğrafı vardı. Fotoğraftakilerin yüzleri yoktu ama ağızları vardı. Bütün ağızlar aynı şeyi söylüyordu:
“Abartma.”
Yolcu geriledi. Teneke Rahip yaklaştı.
— Unutma izni böyle çalışır. Hatırlamazsın. Sadece abartmadığına ikna olursun.
Yolcu kırık gülüşü masaya bıraktı. Pudra görevlileri gülüşü sargıya sardı. Sargı hemen sarardı, içinden küçük bir çığlık çıktı. Düğme mübaşiri çığlığı kayda geçirdi ama yazarken harfleri ters dizdi.
Rahip başını salladı.
— İkinci perde: Ayıpsız görünme cilasının sökülmesi.
Sabun baronu öne çıktı. Elinde sıcak bir ütü vardı. Ütünün tabanı bakışlardan yapılmıştı; kızgın, terbiyeli, iyi aile görmüş, insanı düzgünleştirirken sakatlayan bakışlar.
Yolcu geri çekildi. Kavanoz prensesi ilk kez ayağa kalktı.
— Bunu yapma, dedi.
Rahip ona döndü.
— Senin sıran sonra.
Prensesin tacındaki sinek öfkeyle vızıldadı. Vızıltıdan küçük siyah harfler döküldü. Harfler yere düşünce kendi adlarını aramaya başladı.
Sabun baronu ütüyü yolcunun göğsüne bastırdı. Acı olmadı. Daha kötüsü oldu. Yolcunun göğsü dümdüzleşti. Kırışıklıklar, taşkınlıklar, yamukluklar, utançla kabarmış yerler silindi. Bir an için yolcu çok düzgün göründü. Fazla düzgün. İnsan olmaktan çıkıp mağazada satılan ahlaklı bir gömleğe benzedi.
Kalabalık hayranlıkla iç çekti. Sakızdan soytarı başını iki yana salladı.
— Ne korkunç, dedi. Düzgünlük kimi zaman mezar taşının ütülenmiş halinden beter.
Yolcu göğsüne baktı. Düzlükte bir şey eksikti. Ses yoktu. Kıpırtı yoktu. Yanlışlık yoktu. Yaşamın küçük, kepaze tırmalamaları yoktu.
— Bunu istemiyorum, dedi.
Sabun baronu güldü.
— Herkes böyle der. Sonra ilk bakışta yine cilayı arar.
Yolcu bavuldan beyaz tülbente sarılı yumruğu çıkardı. Yumruk açıldı. Avucunun içinde minicik bir tiyatro sahnesi vardı. Sahnede porselen cellat kadife zebaniyle vals yapıyor, ikisi de kırılmaktan korktukları için birbirlerine aşırı nazik davranıyordu.
Vals döndükçe yolcunun göğsündeki düzlük çatladı. Çatlaklardan limon çiçekleri çıktı. Her çiçeğin ortasında küçük bir göz vardı. Gözler suçlamıyor, yalnızca tanıyordu. Tanıyan bakış, suçlayan bakıştan ağırdı.
Katedral karardı. Tavandaki limon kabuğu durdu. Sarı ışık kesildi. Karanlığın içinden çinko keşişler çıktı. Her birinin elinde gazoz şişesi vardı. Şişelerin içinde baloncuk yerine küçük anılar yükseliyordu. Yolcunun sustuğu bir akşam, ilk şişenin dibine çökmüş ekşi bir tortuydu; haksız yere güldüğü biri, ikinci camın içinde başsız bir tebessüm gibi dönüyordu. Kendini korumak için uydurduğu küçük yalan, üçüncü şişenin ağzına yapışmış, çıkmaya utanıyordu. Hiç dönmediği biri, buğu olup camı içerden lekelemişti; yüzünü tanımadığı sabah ise son şişede, kendi solgunluğunu usulca içiyordu.
Teneke Rahip, “Üçüncü perde,” dedi.
— Kendinden az rahatsız olma hakkının iadesi. Bunları bırak. Yine hafifle. Eskisi gibi.
Yolcu şişelere baktı. Hafiflemek güzeldi. Hafif insan kolay yürürdü. Kolay konuşurdu. Daha kolay sevilir gibi görünürdü. Hafif insanın cebinde çürük mandalina, bozuk dua, kırık gülüş taşımasına gerek kalmazdı. Ama hafif insanın yankısı da olmazdı.
Kavanoz prensesi yolcuya yaklaştı.
— Ben de adımı burada bıraktım, dedi.
Cam tacındaki sinek sustu.
— Bana prenses dediler. Kavanozun içinde bozulmadan kalırsam güzel görüneceğimi söylediler. Ben de kabul ettim. Şimdi herkes bana bakıyor ama kimse kokumu duymuyor. İnsan bozulmadan kalınca yaşamıyor. Sadece sergileniyor.
Yolcu prensesin tacına baktı. Tacın içinde küçük sinek, artık imparator gibi değil, yorgun bir çocuk gibi dönüyordu.
— Adın nerede? diye sordu yolcu.
Prenses masanın altını gösterdi. Orada küçük bir çekmece vardı. Çekmecenin üzerinde şu yazıyordu:
İade edilmeyen isimler.
Teneke Rahip, prensesin önüne geçti.
— Yeter.
Ama geç kalmıştı.
Sakızdan soytarı sahneye fırladı. Gülüşünü cebinden çıkarıp havaya attı. Gülüş pembe bir merdivene dönüştü. Düğme mübaşiri panikle bağırdı:
— İlikleyen kurtulur!
Kimse iliklemedi. Sabun baronu anayasasını açtı ama sayfalar köpürüp birbirine yapıştı. Mandal şehzadesi ipinden düştü, saltanatı yere çamaşır gibi serildi.
Yolcu çekmeceyi açtı. İçinde yüzlerce isim vardı. Bazıları kurumuş yaprak gibiydi. Bazıları hala ıslaktı. Bazıları kendi sahibini beklemekten sinirlenmiş, birbirine dolanmıştı. Bazıları küçük hayvanlar gibi uyuyordu.
Yolcu kendi adını hemen tanımadı. Sonra duydu. Bir isim çok uzaktan, sanki ağzını unutmuş bir kuyu dibinden seslendi:
Ben buradayım.
Yolcu elini uzattı. İsim avucuna geldiğinde ne parlaktı ne temiz. Üstü lekeli, kenarları ısırılmış, ortası biraz yanmıştı. Ama sıcaktı. Canlıydı. Kendi kusuruyla atıyordu.
Teneke Rahip çığlık attı. Çığlığı tavandaki limon kabuğuna çarptı, kabuk yarıldı. Katedralin içine siyah ışık aktı. Siyah ışık yere değince harfler doğdu. Harfler sabun baronunun anayasasını kemirdi, düğme mübaşirinin defterlerini yuttu, mandal şehzadesinin ipini çözdü. Harflerden biri kavanoz prensesinin tacına tırmandı ve cama tek bir kelime yazdı:
Çık.
Prenses tacını çıkardı. Cam kırılmadı. Eridi. Tacın içindeki arı havalandı. Artık imparator değildi. Sıradan bir arıydı. Bu ona iyi geldi. İlk kez amaçsızca uçtu.
Teneke Rahip küçülmeye başladı. Gövdesi içeri doğru büzüldü. Başındaki süzgeç yana düştü. Boynundaki paslı anahtarlar tek tek yere indi. Her anahtar toprağa değince limon çekirdeğine dönüştü.
— Ben sizi korudum, dedi rahip. Ayıplarınızdan, sesinizden, taşkınlığınızdan, kötü anlaşılma ihtimalinizden korudum.
Yolcu adını avucunda tuttu.
— Bizi eksilttin.
Rahip sustu. Bu susuş katedraldeki en gerçek sesti.
Bütün kasaba dışarıdan içeri bakıyordu. Vitrindeki cilalı günahkarlar, kirden anayasa okuyanlar, gazoz şişesinde vahiy arayanlar, çamaşır ipinden hükmedenler, hepsi katedralin yıkılışını izliyordu. Çünkü Limon Katedrali taş taş yıkılmıyordu. İnsanların üstünden dökülüyordu.
Yolcu adını ağzına koydu. Adı acıydı. Ekşiydi. Biraz kan, biraz limon, biraz paslı kaşık tadı vardı. Yutması kolay olmadı. Ama ad boğazından inerken, içeride yıllardır kapalı duran bir oda açıldı.
Odanın içinde masa vardı. Masanın üzerinde boş tabak, yarısı içilmiş gazoz, gazozun içinde dönen küçük bir yıldız vardı. Yıldız dönmeyi bıraktı. Sonra yolcunun adını doğru söyledi.
Katedralin tavanı çöktü. Limon kabuğu ikiye ayrıldı. İçinden sabah çıkmadı. Sabah gelmeye utanmıştı. Onun yerine sarı bir rüzgar esti. Rüzgar pudra morgunu dağıttı, sabun baronunun köpüğünü söndürdü, sakızdan soytarının gülüşünü eski yerine değil, daha iyi bir yere taşıdı.
Kavanoz prensesi yolcunun yanına geldi.
— Şimdi ne olacak? diye sordu.
Yolcu bavuluna baktı. Bavul boştu artık. Ama bu boşluk korkutucu değildi. Yeni süpürülmüş bir sahne gibi bekliyordu.
— Bilmiyorum, dedi.
Sakızdan soytarı bunu duyunca ellerini çırptı.
— Harika. Bilmiyorum, bütün iyi felaketlerin başlangıcıdır.
Kasaba dağılıyordu ama yok olmuyordu. Sadece üzerindeki sahte düzen kalkıyordu. Manavın önündeki mandal şehzadesi sıradan bir mandala dönüştü. Sabun baronu küçük, mahcup bir sabun kaldı. Çinko keşiş gazozunu içti ve baloncukların vahiy taşımadığını kabul etti. Düğme mübaşiri kendini iliklemekten vazgeçti.
Teneke Rahip ise katedralin ortasında küçücük bir kutuya dönüştü. Kutunun üzerinde şu yazıyordu:
Fazla düzgün olmak isteyenlere bağış kutusu.
Kimse para atmadı.
Yolcu, prenses ve soytarı katedralden çıktı. Kasabanın tabelasında ilk kez bir isim belirdi. Fakat isim kasabanın adı değildi. Herkes kendi adını gördü. Bazıları sevindi. Bazıları korktu. Bazıları gözlerini kaçırdı. Bazıları da tabelaya bakıp yıllardır yanlış çağrıldığını anladı.
Yolcu tren istasyonuna yürüdü. Gazoz kapaklı meczup oradaydı. Pusulası artık hiçbir yeri göstermiyordu. Bu, iyiye işaretti.
— Adını aldın mı? diye sordu.
Yolcu başını salladı.
— Peki hafifledin mi?
Yolcu düşündü.
— Hayır. Ağırlaştım.
Meczup gülümsedi.
— Demek tamamlandın.
Tren geldi. Bu kez istasyon trenin altına sürünmedi. Tren gerçekten durdu. Yolcu kırmızı bavuluyla vagona bindi. Bavul hâlâ boştu ama arada kendi kendine gülümsüyordu. Kasaba arkada kaldı. Limon Katedrali’nin yıkıntılarından ince bir koku yükseldi. Ekşi, komik, yakıcı, canlı.
Tren uzaklaşırken yolcu cebinde küçük bir tıkırtı duydu. Elini cebine attı. Orada minicik bir teneke parçası vardı. Üzerinde kendi el yazısıyla tek cümle kazılıydı:
Bir gün yine fazla düzgün görünmek istersen, bunu hemen çöpe at.
Yolcu güldü.
Gülüşü bu kez kırılmadı.
