Close
Mülksüzlüğün Dekorasyonu: Seramik Bir Obje Kadar Tutunmak

Mülksüzlüğün Dekorasyonu: Seramik Bir Obje Kadar Tutunmak

Kiracının ev kurma hevesi, yerleşme sanrısıyla kapı önüne konma tehdidinin aynı bedende birbirini yediği bir göçebe döngüsünden ibaret. Çivinin ucu duvara değmeden tapunun küstah grameri avuca çöküyor zaten; halının ipliğinde aranan şey konfor filan değil artık. Başkasının arsasına düşmüş emanet hayatın, kendini hala seçkin bir etiketle taşıyabileceğine dair masraflı inadımız oldukça koyu. IKEA’dan alınma ektorp’un kumaşına sinen dert, sünger yumuşaklığıyla izah edileli epey oluyor. İki dudak arasında rehin tutulan barınma ihtimali, kendi baş aşağı gidişini fiyakalı bir tasarımla örtbas etme telaşında yani. Mülksüzlüğünü çıplak teninde taşımaya yüreği yetmeyen şehirli, gidip kataloglardan ödünç bir asalet dileniyor. Kira kontratının kenarına lütfedilmiş uyduruk izin belgesine dönen barınma hakkı, zevkin özgürce çalım satmasına zerre fırsat tanımadan, iktisadi ezikliği kilimlerin altına süpürüyor.
Kapıyı çektik diye dışarısı dışarıda mı kalıyor sanıyoruz? Vahşi ekonomik akıl salona evcil bir suratla, yüzsüzce bağdaş kurmuş. Kombinin derecesinde piyasanın buz gibi terbiyesi, aidat günlerinde küçük mülkiyet faşizminin toplu ibadet saati çalıyor. Depozito dedikleri hortlak, en masum çivi deliğine bile cinayet mahalli muamelesi çekmek için köşede beklerken beğeni bu evin içinde öyle salına salına gezemez. Nakliye gününün koli bandı hasarı, bir sonraki derme çatma evin biçimsiz salonu, bugünün çok övünülen zevkinin yarın başka bir odada sırıtma riski, odanın bütün temiz niyetini dişliyor.
Bu şartlar altında zevk, özgür irade taklidi yapacak mecali bulamaz; yerinden edilme korkusunu düzgün paketlemeye çalışan, terden sırılsıklam olmuş yorgun bir simülasyon bu. “Kiracı zevki” diye kallavi bir başlık açmak şart artık literatüre; kalıcı olamayan bedenin eşyaya hastalıklı bir anlam yüklediği, tapuda zerre karşılığı olmayan aidiyeti koltuğun iskeletine, lambanın akşamı ehlileştiren uysallığına devrettiği marazi bir bölge. Duvarı çok sevdiği Hakebo grisine boyamak için el pençe divan izin bekleyen kişi, rengine bile karar veremediği hayatın hıncını gidip üç kuruşluk objelerden çıkarıyor.
Mızrak çuvalı yırtıyor elbet; masalın altını bir kazı, içinden ev sahibinin sevimsiz soyadı fırlıyor.
Ev içi estetiğini yastık uyumuna indiren kör bakış, peluş battaniyenin altında tıkır tıkır işleyen tahakküm çarklarını epey bir hafife alıyor. Statü hafızası ile ay sonu korkusu aynı metrekarede birbirine sürtündüğünde, orta sınıfın meşhur çöküşü öyle bağır çağır bir sefaletle gelmiyor; güvencesiz hayatı makrome kırlentin insafına terk eden hastalıklı seçicilikle sızıyor odaya. Habitusun sararmış dişlerini gör; insan mülk sahibi olamasa bile, etrafa mülk sahibi gibi tepeden bakabilen bir göz terbiyesini çoktan yutmuş. İmkan yerlerde sürünürken, zevkin hala kasıntı burjuva edasıyla konuşması, kiracı hayatının hem en trajik hem en küstah tarafı. Karın aç, göz fazla eğitimli; cüzdan morgda.
Kiracının evinde dekorasyon, Pinterest’te kaydırılan üç beş görselle ya da ev sahipliği kofluğuyla başlamıyor; barınma güvencesi gasp edilmiş birinin, salonun ortasına dikilip kendi varlığına dair çaresiz bir hüküm koyma kavgası bu. Piyasa da akbaba gibi bu çabanın üstüne çöküp faturaya ‘zevk’ yazıyor; topraksız kalmış, kök salamayan gövdeye, kök salmış taklidi yapmanın uslu dilini satıyor. Doğru açıdan vuran sıcak ışık, iyice deşersen huzurdan çok, dişi sıkılmış bir idare etme terbiyesi taşır.
Cepte şıngırdayan anahtar sesi, mülkiyet taklidi yaptıran ucuz, panayır işi bir büyü. İçeride kendi tırnağınla kazıyıp kurduğun bir düzen var gibi durur, ama o beton yığınının kaderi yabancı bir soyadın hanesinde yazılıdır. Zevk sahibi görünme hırsı, güzel yaşama hevesinin çok ötesine taşıp, yokuş aşağı freni patlamış hayatın yakasına iliştirilen son ‘ben iyiyim’ rozetine dönüşüyor. Bej rengi örtünün masumiyeti çoktan kirlenmiş, ahşabın dokunulası sıcaklığı dekorasyon hissini çoktan kusmuş durumda; elin adamının arsasına kendi çadırını kurmaya çalışan kiracının, vahşi mülkiyet ideolojisinin ağzında gevelediği küçük, öfkeli cevaplar bunlar.
Kira öderken zevk sahibi görünmek mi? Şehir hayatının en arsız, en çıplak haysiyet numaralarından biri bu. Ay sonunu çeyrek muhasebelerle, küçük tablolarla kıvıran, paçalarından mülksüzleşirken hala iyi yaşadığı masalına inanmak için çırpınan kibirli orta sınıf hayat elimden kaymış olabilir, ama bari o düşüşün rengini kendisi seçsin. Tapu el insanının kasasında yatarken, zar zor seçilmiş krem tonuna yüklenen koca anlam, statü kaybına karşı fırlatılmış küçük, cılız bir estetik taş gibi. TEFE-TÜFE oranları televizyonda değil, direkt evin duvarında, tavanın sıvasında geziyor valla; ev sahibinin meşhur “oğlum Xmanya’dan gelecek” yalanı da memleketin en ucuz gotik karakteri gibi kapı dibinde sırıtmaya devam ediyor. Kök salamayan asabi modern insanın en acıtan hilesi işte. Emanet kaldığı, her an kovulabileceği ruhsuz beton yığınına, oradan hiç sökülmeyecekmiş gibi ruh bulaştırmak.
Bu rezil oyunun sonunda herkes ev sahibi gibi bakmayı öğrenir elbet; mülk sahibi olanlar içeri, kiracılar çıkış tabelasına.
Close