Close
Cafe Günlükleri: Soğumadan İçilen Geçim Avuntuları

Cafe Günlükleri: Soğumadan İçilen Geçim Avuntuları

Cafe günlükleri tutmaya kalksam kahvenin kokusunu, çekirdeğin anavatanını falan anlatmakla oyalanmam; kasanın önünde, sırf üç dakikalığına kurulan kırılgan nezaket sözleşmesini yazarım. İnsanın eline aldığı sıcak karton bardakla, günün kaba saba düzenine karşı kendine bir çırpıda nasıl bir vakar icat ettiğini yazarım. Şehrin bütün pestilini çıkarmış yorgunluğunu, grande filtre sıfatının içine sıkıştırıp kasadaki çocuğa karşı hala dağılmamış biri muamelesi yapma arzusunu da öyle.

O birey asgari ücretle günde bin bardak veriyor, senin varoluşsal direnişin pek umurunda değil.
Kahve bu devirde mideye varmadan statü hafızasını yoklar. Habitus’un damağa sinmiş eski terbiyesiyle ay sonunu getirme telaşı tek fincanda birbirine sürtününce, yudumun tadı incelikli bir hayatta kalma taktiğine çalar. Temassız ödemeyi beklerken Guatemala çekirdeği seçmenin tuhaf fiyakası mesela; tam teşekküllü varoluş sığınağı. Ta ki pos cihazı acımasız ‘yetersiz bakiye’ uyarısını verene kadar; o an Guatemala falan kalmıyor, hızla gerçeğe dönüyoruz.
Bu kafe kültürünün en büyük numarası kendini zararsız bir zevk alanı gibi satması olabilir. Beğeninin toplumsal kökenini biraz deşersen, fincanın etrafında dönen seremoniyle kültürel sermaye biriktirme telaşının aynı masada oturduğunu görürsün. Gördüğüm kadarıyla kişi sipariş verirken sadece damak zevkini konuşturmuyor; ait olmak istediği, içinde görünmekten haz aldığı dünyanın dilini taklit ediyor. Şekersiz badem sütlü matcha latte’nin yeşiline gizlenmiş beyaz yaka kibri veya orta kavrulmuş Etiyopya çekirdeklerinin arasına sıkışmış naif statü telaşı… Fincanın tasarımında, menüdeki kelimelerin yapay kibarlığında toplumsal konumumuzu iki dakikalığına yumuşatma şansı buluyoruz. Tuvalet şifresini de fişe yazmaları bu yumuşatmanın zirvesi herhalde; sınıfsal sınırlar mesane baskısıyla bile aşılmamalı neticede.
Zevk buralarda kişisel tercih kılığına bürünürken kimseyi aldatmasın. Bol kremalı bilmemne’nin şekerinde bile zümre terbiyesinin damağa yapışan izi var; zira beğeni rejimi, en masum siparişin içine küçük bir hizaya gelme adabı sızdırmış. Vücudun yüzde yetmişi su, kalan otuzu o frappuccino’daki gizli suçluluk duygusu zaten.
Dinlenmenin bile piyasa tarafından terbiyeye çağrıldığı, garip bir gündelik hayat rejiminin ayinleri bunlar. Modern kent insanı yorulma hakkını olduğu gibi taşıyamıyor üstünde. Yorgunluğunun sosyal alanda kabul görmesi için estetik tahakkümden geçmiş medeni bir ambalaj şart. Dağılmış, çökmüş bir suratı öylece taşıyamazsın ama eline karton koruyuculu bir bardak tutuşturduğunda, döküntü halin birden okunabilir bir ‘kendime vakit ayırıyorum’ asaletine bürünür; duygulanım ekonomisi dediğimiz şey de biraz böyle çalışır zaten, iç sıkıntısının ham halini alıp sosyal dolaşıma uygun, hafif estetiklenmiş, kimseyi fazla rahatsız etmeyecek bir forma sokmasıyla meşhurdur. Çökmeye yaklaşan koca gün, çift çekim americano’yla uyuşturulmuş fazla mesai öfkelerinin, karamel şurubuyla tatlandırılmış kariyer krizlerinin edepli tülü arkasında itinayla bekletilir.

Benim kahveyle derdim yok, bilakis bende hatrı çok, afiyet olsun; ne var ki kahveye yüklenen küçük kurtuluş mitolojisi sinirime dokunuyor. Bir içeceğin insanı toparlayacağına inanmak, toparlanması gereken şeyin bireysel aksaklık gibi paketlenmesine razı düşmek anlamına geliyor bence. Neoliberal özne dediğimiz yorgun ve bakımlı yaratık, kendi çözülüşünü bile yönetilebilir bir rutin haline getirmeye zorlanırken, piyasa ona her defasında küçük bir telafi estetiği uzatıyor çünkü.
Uzun lafın kısası, bu cafe’ler şehir insanının kendine geçici bir düzen simülasyonu kurduğu küçük ara ülkelerden ibaret. İçine yulaf sütü karıştırılmış uzun suskunluğumuzda, double shot espresso’yla sertleştirilmiş geleceksizliğimizde oturup duruyoruz. Çıplak kaosla göz göze gelmek yerine üzerine biraz tarçın elenmiş bir çöküşe katlanmak makul geliyor; deneyim ekonomisi de zaten bu makullüğün adını güzel koyma sanatıyla ayakta kalıyor. Yoksa kim bir bardak sıcak suya o kadar para verip bir de üzerine mutlu taklidi yapar? Menüde arınan asıl vaat de budur ya; kontrol edemediğin devasa kaosu, hiç olmazsa elinde tutabildiğin bir nesneyle terbiye edeceksin.

Şehrin insanı ayakta tutmak için uydurduğu zarif yalanları sevdiğimizi reddediyoruz belki, ama masalarda buzlu americano eşliğinde tüketilen aceleci yalnızlıklar, cold brew ferahlığına sığdırılmış ay sonu kaygıları, plastik kapaklı özgüvenler, soğumadan içilmesi gereken geçim avuntuları derken, gerçeğin günyüzüne çıkma huyu da baş veriyor. Kahvenin kerameti, ayıltmasından ziyade bize hayatımızın ipleri hala elimizdeymiş gibi yaptıran kısa temsil gücünde; simgesel sermayenin en sıcak, en içilebilir, en masum kılığı bu olabilir. Üstelik priz kenarında boş bir masa bulduysan, o ipler iyice senin eline geçiyor.
Bir kahveyle düzeleceğini sanan insanlık, aslında düzelmeyecek olan her şeyin üstünü kapakla kapatmayı çok iyi öğrenmiş ahvalde… Kendi yorgunluğunu, elindeki bardakta sıcak tutarak dönüp duruyor işte.
Close